TABİAT, ŞİİR VE ŞAİR


Allah’ın koyduğu ilahi nizam gereği bütün canlıların yaratılışında kendi cinslerine özgü bir tabiat farklılığı vardır. Şüphesiz, insanoğlu da kendinde topladığı bazı tabii özellikleri ile dünyayı teşrif eder. Tabiatla uyumunu daha doğrusu tabiatı kullandığı gerçeğini düşündüğümüzde, bütün canlılardan üstün olarak yaratılan insanın, sanatta üretkenlik gösteren en ayrıcalıklı konuma sahip bir canlı olduğu söylemek pek de yanlış olmaz. Aynı zamanda insanın, diğer canlılardan düşünme yetisi sayesinde ayrılması, onun hem kendisini hem yaratıcısını hem de mukim olduğu tabiatı düşünmesini zorunlu kılmıştır. Haddizatında Sezai Karakoç’un “Sen tabiatın içinde tabiatla birlikte fakat tabiatüstüsün” dediği gibi, insan ancak kendisini anladığı zaman başta Yaradan olmak üzere bizzat tabiatı da anlayacaktır. Bu bağlamda tabiatın, insan açısından ne denli zaruri bir tarafının olduğu muhakkak. Nitekim tabiatın da insana ihtiyacı vardır. Âdemoğlunun manevi tarafıyla tabiat kendi kendinin esrarını çözer. Dolayısıyla doğadaki bazı sorunların çözümünde insanoğlunun iradesinin ciddi etkisi vardır. İşte bu doğal etkileşimin kaçınılmaz sonucunda insan ve tabiat arasında anlamlı bir irtibat ortaya çıkıyor.   

İnsana verilmiş bir armağan olmanın yanında tabiatın; insanın idamesini sağladığı kazanç kapısı olarak da bir karşılığı vardır. Ayrıca kültürel geçimini ve gelişimini de insan yine tabiat üzerinden sağlar. Konuya, gerçek dünyanın realitesinden uzaklaşıp biraz da metafizik zaviyeden bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada tabiatın, insanoğluna tıpkı bir oyun yeri olan dünya gibi, bazı oyunlar oynadığını, tuzaklar kurduğunu ve bazen de gizlenerek kendini buldurmak istediğini hissederiz. Tabiatın bu cilveli hâli, sanatçı tarafından bir “sıçrama tahtası” veya sanata başlama çizgisi olarak görülebilir. Şairin sadece kendi duygu dünyasını, muhayyilesini ve düşüncesini özgürce dışa vurma arzusu kadar, aynı zamanda toplumun sesine kulak verme ve kanayan bir yaraya derman olma sorumluğu da var. Dolayısıyla şairi ve onun dolayındaki şiiri, tabiattan bağımsız düşünemeyiz. Çünkü şair tabiatla et ve tırnak gibidir. Onsuz yaşayamaz. Haliyle şairin kelimelere bakışı da böyledir. O, kelimeleri, bulundukları tek anlamlı yalnız dünyadan kurtarır ve birden çok anlam oluşturabilecekleri bir bağlam dünyasına dâhil eder. 

Şair ve tabiat arasındaki bu gönüllü ilişki, beraberinde şairin doğaya yaklaşımını belirleyen bir ereğe dönüşür. Bazı şairler, doğayı temel nesne olarak görür ve onun içindeki her türden canlı veya cansız mahlûkatı şiirinin bünyesinde toplar. Bir adım sonrasında ise bunları doğaya yansıtmaya çalışır. Yani tabiattan aldığını tekrar oraya taşır. Zihnimizde birçok çağrışım oluşturan bu hadiseyi, “sanat döngüsü” olarak tarif edebiliriz. Tabiatın sanat elindeki bu döngüsel hareketine devinim kazandıran şair, şiirinde bazı simgesel unsurların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Böylece şair, doğayı kelimelerle değiştirir. Tabiatın ve doğal olarak insanın iç dünyasının sembolik yolla sunulması söz konusu olunca hem dünya hem de Türk şiirinden birçok isim akla gelebilir. Ancak yazının istikametini değiştirmek ve detaya girerek mevzuyu dağıtmak istemediğim için Sezai Karakoç’tan örneklerle meramımı anlatmak niyetindeyim. 

“Allah’a teslim olmayan eşyayı teslim alamaz.” diyen Karakoç, sadece tabiatı değil; aynı zamanda tabiatüstünü de şiirimizde başarıyla kullanan isimlerin başında gelir. İlk şiirlerinden olan “Rüzgâr”, “Yağmur Duası”, “Kar Şiiri, “Kara Yılan”, “Balkon” ve “Deniz” gibi metinlerin daha adlarından başlayarak tabiatı yedeğine aldığını fark etmek zor olmasa gerek. Kaldı ki daha sonraki şiirlerinin bilhassa içeriğine dikkat ettiğimizde tabiatın birçok ayırt edici tarafının, onun şiirine merkezî bir konum oluşturduğu da açıkça görülecektir. Bu bağlamda birkaç mısra örnek vermek istiyorum. Karakoç’un Sesler kitabında yer alan “Kav” şiirindeki “Günse eriyor yön yön Van Gogh’su bir kırmızılık / Kirazların ve güllerin tifoya kardeş çıkan rengi / Kokuları bile kıpkırmızı olan güllerin / Ve otomobilden inen sensin iki avucunda deniz / Çevrene üşüşen zeytin ağaçları” (Karakoç, 2006: 141) mısraları; tabiatın dilini çözmüş bir şair kimliğini yansıtır. Bu şiirin hem önceki hem sonraki kısımları bu tabiat duyarlığının başarılı örnekleriyle doludur. Şiirin devamında yer alan “Almışsın üstüne örtücülüğünü siyahın kahverenginin / Ağaç gövdelerinin kavların rengini / Tabiat seninle canlı ve yeni / Tabiatı duruşun ve bakışınla verimlendirmişsin” (s.142) mısralarda, şiirsel öznenin tabiatın etkisini azaltarak seslendiği kişiyi aktif hâle getirdiği görülür. (Yazının hemen burasında Sait Faik’in “Hişt Hişt” hikâyesinde bir motif hâlinde verilen tabiat sesinin hikâye kahramanını ve okuru nasıl da çevresine dikkat kesilecek kıvama soktuğunu hatırlatmak isterim.) Böylece, Karakoç’un tabiat tasavvuru ve şiirde konumlandırdığı öznenin tabiat muhayyilesi belirir. Onun şiirinin tabiattan bağımsız düşünülemeyeceği sadece bu mısralar üzerinden bile savunulabilir. 

Şiirde zemin veya şekil olarak kullanılan tabiat, bazı şairleri kendi hile ve albenisine uydurarak emri altına alır. Ancak bu durum, bilinçli veya bilinçsizce tabi olduğu tabiat karşısında şairin kendini tamamen kaybettiği bir pasiflik anlamına gelmez. Tabiatın her türlü yoğun uyarıcı etkisine rağmen kendi olan, kendini bilen ve kendine yeten biri olarak şair; işine yarayacak imge, çağrışım ve mecaz gibi dil malzemeleriyle şiir evini çatar. Hatta bu çatma işinde, tabiatın sadece bir malzeme veya fon olmanın çok ötesine geçerek şairin görme biçimine de ciddi katkı sağladığını, onu farklı kıldığını, dolayısıyla da şiiri başarıya götüren önemli bir unsur olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Dikkat edilirse buraya kadar söylediklerimiz, şairin tabiat karşısındaki tavrından iki doğal sonucu verir. Bunlardan ilkinde şair, tabiatı kendi bünyesinde toplar. Doğadan aldığını, tabiatın kendisine tekrar sunar. Şair, bir ayna gibi “tabiat yansıtıcı” görevini üstlenir. İkinci durumda ise şairin reaksiyonunu başlatan tabiatın, dıştan gelen bir etken olarak değil; bizzat şairin içinden dışa doğru bir eğilimle belirdiği anlaşılır. İkinci durumdaki şairin görevi, kendini tabiata eklemlemek, onun bir parçası olarak tabiatla yüzleşmektir. Şairin tabiat karşısındaki bu iki konumlanışına dikkat ettiğimizde; tabiattan gelen sese kulak vermek de içinden gelen sesi tabiata aktarmak da aslında tabiata karşı sorumluluğunu yerine getiren sanatçı kaygısından başka bir şey değildir. Çünkü şiir öyle bir şeydir ki şair, bazen içindeki vicdanın sesine veya kalbinin sesine kendini öyle kaptırır ki uzaktaki hiçbir sesi işitemez. Bazen de dışındaki bir yaprağın düşme sesi veya leylağın baharı muştulayan sesi o kadar baskındır ki şair kendini bile duymakta zorluk çeker. 

Şairin zekâsı ölçüsünde (Bu zekâya duygu, düşünce, hayal ve her türlü yaşanmışlık dâhildir.) tabiatı ele alışında okura sunmak istediği bir mesajdan kaynaklı “niyet” varsa o zaman iş değişecektir. Çünkü böylesi bir durumda nesnel olma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Oysa şiirin, “kurgulanan” bir tür olduğunu dikkate aldığımızda anlatmak, göstermek hatta dikte etmek yerine daha çok hissettirmeyi amaçladığını göz ardı edemeyiz. İşte burada şairin zekâsının bir yansıması olan “sezgi yeteneği” devreye girer. Hiçbir şekilde durmayan daha doğru tabirle aynı biçimde tekrar etmeyen kâinatın düzeninde, şairin “sezgi yeteneği”ni şiirinde gösterebilmesi için tabiatın eksiksiz biçimde bilince kaydedilmesi, gönle nakşedilmesi, zihne kazılması gerekir. Bunlar yapılırsa ancak o zaman şiirin içten dışa veya dıştan içe yansıması gerçekleşecektir. Bu da şairin bir insan olarak tabiatla imtihanını başarıyla verdiğinin ve kendisine yazgılı o şiiri ortaya koyduğunun bir ispatı olacaktır. 

Tabiatın birçok engeline rağmen şairin özgür bir iradeye sahip oluşu; şiirin boy vermesinde, çimlenip filizlenmesinde ve nihayet yemiş vermesindeki en belirgin ölçüttür. Dolayısıyla şairin şiir yolunda zorluk çekmesi ve mücadele vermesi; kalbi, bilinci ve ruhu mükemmel şekilde beslediğini belirtmek gerekir. Tabiatın bu parçalı hali tıpkı çağın paramparça olmuş, çok dilli insanı gibidir.  Tabiatın etkisinden kendini beri kılamayan çağın şairi, tabii ki çağın gürültüsüne, bir yerden sonra kulak kesilmek zorunda kalacaktır. 

Her şeye bir şekilde yakın olan insan, nedense en çok da kendine uzaktır. Bundan olmalı ki, kendi yarasını da ondan duyduğu elemi de hep başkasında görme refleksi geliştirir. Şiir yazmak da bir bakıma şairin kendini tanıma çabasından başka bir şey değildir. Romancı da hikâyeci de kendine varmak, kendini tanımak için kurgular başka dünyaları. Sanatın içe dönük tarafını belirten bu fikir, akıllara Behçet Necatigil tarafından ortaya konan ve şairliğin ilk evresi olan “gurbet burçları” tabirini getirir. Netice itibarıyla şair, geniş bir düzlem olan tabiata ilkin kendini tanıma cehdiyle yaklaşır; sonra dünyayı yorumlamaya ve tabiatüstü bağlamda ise Allah’ın yaratma düzenini taklit etmeye başlar. Bütün iş kendini tanımak için, ilk adımı atma cesaretini gösterebilmektir. Çünkü sonrası adım adım gelecektir. 

Kozasını ören ipek böceği nasıl ki kendi yaprağını kemirmekten imtina etmiyorsa şair de yere düşme pahasına bazen bindiği dalı kesme cesaretini gösterebilmelidir. Şiir ağacı/benlik ağacı daha gür kelimelerle, imge ve çağrışımlarla boy vermeye; şair ise şiire giden yolda tabiatı, ana uğrak mekân olarak kullanmaya her daim devam edecektir.

Kaynakça

Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları (5. Baskı), İstanbul 2006.    

         

  • Vahdettin Oktay Beyazlı

    1986 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğ...


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir