Temenni


İsrailoğulları kök yiyen kurtçuklar gibi şehri kemirmeye başladıklarında onlara karşı koyamadık. Diriler olarak biz, her an bombalanabilecek sokaklarımızda, içerisinde aylarca işkence görebileceğimiz hücrelerimizde ve bir sabah ansızın kapısı tekmelerle açılabilecek odalarımızda beklemeliydik. Her cuma akşamı duvarın önünde zıplayan Yahudiler, gelebilecek yeni istilaların seslerini işittiriyordu. Kulağımız Ye’cüç’le Me’cüç’ün seddine dayalı bekliyorduk. Yerin altını ölülerimize bırakmıştık. Onlar yurtlarını bizden çok daha iyi savunuyor olabilirlerdi. Ne de olsa işgalciler ölülerimizi bir kez daha vuramazdı.
Zeytinler dallarında kuruyordu. Eşkıyaya yol vermek zorunda kalmak ağırına gidiyordu Kudüslü ağaçların. O günlerde sırtımı gövdelerine yaslayıp onlarla konuşuyordum. Sizleri çok iyi anlıyorum, diyordum. Devrilmeyin, diyordum. Kökleriniz lazım size, onlarla boğazlarına uzanıp teker teker boğacaksınız düşmanlarımızı, diyordum. Ama bir sabah dedemin, altında koyunlarını otlattığı asırlık ağaç devrildi. Kan kaybetti ve şehit düştü. Onu omuzlarımıza almalı ve tekbir getirmeliydik ama omuzlarımız dolu oluyordu hep. Boş kaldığında da yorgun. Ağaçlarla bir daha konuşmadım. Ortak acılar pek konuşulmaz. Ama o günden sonra bir yerlerden bir çıtırtı duyar gibi olduğumda yere kulağımı dayayıp uğultuları dinlemeye başladım ve çoğu kez zemine ayaklarımla vurarak onlara tehditler savururken buldum kendimi.
Ne aradıklarına dair bir sürü söylenti dolaşıyordu. Büyü kitapları, Süleyman’ın yüzüğü, ahit sandığı… Umarım o kitapları bulup büyülerini yaparlar. Ve muhteşem planlarının nasıl bozguna uğradığını görürler. O sanduka tabutları olur ve taktıkları yüzük çürütüp koparır parmaklarını. Misafirleri için özenle oyulmuş bir yeraltı şehri kurmak istiyor da olabilirlermiş. Öyle ya İsrailoğulları para etmeyen hiçbir şeyi sevmez. Paraya çevirmenin bir yolunu bulsalardı belki bizi bile severlerdi.
Köstebekler ilerliyordu. Kendi izlerini bulmak için uğraşıp dursalar da tarih onları silmişti. Hırslandıklarını duyabiliyordum, kazmalarını yere daha sert vuruyorlardı. Cehenneme inin. Arzın merkezinde kaynayan ateş sizi bekliyor. Bana öyle geliyordu ki hepsi kendi ızdıraplı sonlarına gidiyordu. Taşrada doğmuş bir delikanlı vaktiyle nefret ettiği memleketini uzaktayken nasıl özlerse, nasıl koşa koşa giderse ona; bu işgalciler de öyle gidiyorlardı cehenneme. Hepsinin vatanı ateşti.
Şehrin bazı kısımları göçmeye başlamıştı. Yolların üzerinde uzayıp giden yarık, kentin ortasında dertli bir yara gibi duruyordu. Fakat gökyüzü öyle güzel, öyle büyüktü ki yer ortasından çatlayıp ikiye ayrılsa korkmayacaktık. Bunaldığımızda göğe bakıyorduk. Kubbetü’s-Sahra ile Mescid-i Aksa arasındaki avlunun beyaz taşları üzerinde akşam ışıkları dolaşırken buradan göklere çıkan bir yol olduğunu hissederdik. Hangi yoldu o? Bir kapısı aralık kalmış mıydı geçecek? Kudüs’ten ancak göklere kaçılabilirdi. İşte biz şehrimizi bu yüzden terk edememiştik. Yeryüzünde gidebileceğimiz başka bir yer yoktu.
Düşmanlarımızın da gidebilecek yerleri yok gibiydi. Yerin dibini saymazsak. Geceleri aşağıdan gelen sesler açık bir uğultu hâlini alıyordu. Karanlıktan faydalanıp şehrin doğu tarafını gözleyenler, fötr şapkalı bir sürü Yahudi’nin zülüflerini sallaya sallaya Burak Duvar’ının altındaki uğursuz delikten içeri girdiğine yemin ediyorlardı. Alnımızı secdeye indirdiğimizde ayinlerinin sesiyle arzın titrediğini hissediyorduk.
Bir gece o büyük sarsıntıyla uyandık. Duvar çökmüştü. Tonlarca ağırlığındaki taşlar yerin dibine geçivermiş, işgalcilerin kazdıkları tünellerin ağzı kapanmıştı. Evlerimizden fırlayıp koştuğumuzda, şehrin doğusunun önümüzde, bir hikâyenin sonu gibi açıldığını gördük. Yerin altından gelen bağrışmalar, biz şaşkınlıkla birbirimize bakarken kesildi. Çıplak ayaklarımızla Aksa’ya yürüdük. Orada esirgeyen ve bağışlayan Allah’a uzun uzun şükrettik. O gece köylünün biri sevinçten şair oldu ve şehirdeki evlerin duvarlarına elindeki fırçayla sabaha kadar mısralar yazdı:

Sapla süngünü toprağa,
Zeytin ağaçlarının köklerini kanat.
Surlardan at güvercinleri.
Ve git kendi sonuna.

Köstebeklerin kazdığı,
Siyah mabedin.
Cesedini bekler,
Çürümüş sandık.
O damgalı yüzük,
Parmağında kangren,
Senin ellerinin sevinci.

Lavlar değince duyacaksın,
Adını çağırıyor cehennem.
Sıyırınca gülüşünü,
Yalnız dişlerin kalacak.

Geride durup biz,
Bir ridanın altında,
Islanarak bakacağız.
Oyduğun şehrin altında kalınca sen,
Çıplak ayaklarımızla,
Yürüyeceğiz üzerinde.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir