Başının altından hep güzel şeyler çıkan Şair Hüseyin Akın’dan bir mesaj geliyor: “Orhan, Türkeli’ne gelir misin?” Bu sene beşincisi düzenlenen Türkeli Eğitim ve Kültür Günleri için davet ediliyorum. Sinop’u bir arkadaşımın düğün merasimi vesilesiyle yıllar önce görmüştüm ancak telaş içinde şehri tam anlamıyla soluyamamıştım. Tereddütsüz bir şekilde katılacağımı belirttim.

Bu işe Hüseyin Akın kadar Türkeli Kaymakamlığı, Türkeli Belediyesi, Türkeli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de önem vermiş. Haftalar öncesinden kurulan gruplarda işten duyulan heyecanı hissediyorum. Büyük bir özenle her şeyle ilgileniliyor. Konya’dan geçmem gerekiyor Sinop’a. Uçakla önce İstanbul, sonrasında karayoluyla Sinop. Bir yol arkadaşı bile tayin edilmiş bana: Abdullah Harmancı. Bir gece önce Portekiz ve İspanya gezisinden dönmüş. Ayağının tozuyla beni kaldığım otelden alıyor, havalimanına geçiyoruz. Gezdiği şehirlerden bahsediyor Harmancı. Yazarlardan, kitaplardan, çocuk edebiyatından, TV programlarından konuşuyoruz. Uçağımızın saati gelince biniyor ve havalanıyoruz. İniş için alçalmaya başladığımızda günün ağarışını ilk kez bu kadar yukarıdan izlediğimi fark ediyorum. Ne güzel!
Saat 5.30. İsmet Çetinkaya hiç bekletmeden alıyor bizi havalimanından. Kendisi de bir edebiyat öğretmeni, özel bir meslek lisesi idarecisi aynı zamanda. Memleketini seviyor belli. Bu işi de önemsiyor. Birkaç saat sonra Düzce’ye geliyoruz. Türkelili Düzce İl Defterdarlığı Muhasebe Müdürü Yahya Şahin Bey karşılıyor bizi. Çok geçmeden İstanbul’dan yazar Erol Erdoğan, şair-yazar Zeki Bulduk ve tiyatro oyuncusu Sercan Keleş de geliyor. Çorbalar, çaylar içiliyor, yine yola revan oluyoruz.
Vakit ikindiye yaklaşıyor. Türkeli’nden önce Sinop şehrini görelim diyor, özellikle Tarihi Sinop Kapalı Cezaevi’ni ziyaret etmek istiyoruz. Ben yıllar önce görmüştüm ancak yeni düzenlenmiş hâlini de merak ediyorum. İlk durağımız burası. Tarihi M.Ö. 6. yüzyıla uzanan Sinop Kalesi’ndeki iç kale bölümüne kurulmuş olan cezaevinin hikâyesi mekânın zindan olarak kullanılmaya başlandığı 1560 yılına kadar uzanıyor. Evliya Çelebi’nin “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar,” diye anlattığı zindan 1887 yılında resmi olarak cezaevine dönüştürülmüş. Atmosferi de başarılı bir şekilde canlandırılmış. İlk akla gelen isimlerden biri Sabahattin Ali kuşkusuz. Bir seneye yakın kaldığı cezaevinin hâlet-i ruhiyesini en iyi o anlatıyor meşhur şiirinde: “Dışarda deli dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma,” Tatar Ramazan filmine de ilham verdiğini hatırlayalım.

Aldırılmayacak gibi değil. Pranga cezaları ve hücreler. Görmek bile insanın kalbini sıkıştırıyor. Çıkıyoruz; Allah kimseyi düşürmesin. Yalı Kahvesi’ne gidiyoruz. Herkes buradaymış meğer: Hüseyin Akın, İmer Akın, Aydın Hız, Zeki Bulduk. Hüseyin Akın herkesin simit çerçeveli fotoğrafını çekiyor. Üşüyoruz biraz. Erol Erdoğan ağabey, “Haydi kalkın bakalım, Türkiye’nin en kuzey noktasına, İnceburun Feneri’ne gidiyoruz,” diyor. O nasıl bir poyrazdır Allah’ım. Gün batımını bu eşsiz noktada yakalıyor, seyrine doyamıyoruz.
Sinop’tan havamızı alıp Türkeli’ne doğru yola koyuluyoruz. Zeki Bulduk ağabeyin kitaplarından, yurt dışındaki vazifelerinden haberdardım ancak ilk kez yüz yüze geldik. Virajlı yollarda ilerlerken tatlı bir sohbete dalıyoruz. Afganistan’dan, İran’dan ve nihayet İstanbul’dan konuşuyoruz. Seviyorum Zeki ağabeyi. Hava iyice kararıyor. Yol uzadı sanki. Güya sahil boyu gidiyoruz ama yorucu bir seyir oluyor. Ön tarafta şoförümüzün ardı arkası kesilmeyen sorularına nezaketle cevap veren Erol Erdoğan ağabey rahmetli Necmettin Erbakan Hoca’nın annesinin köyüne işaret ediyor. Kendisiyle eskiden, yeniden tatlı tatlı konuşuyoruz. Ne güzel bir ağabey.
Nihayet Türkeli’ndeyiz. Yasin Şahin Bey karşılıyor bizi Türkeli Belediye’sinin değerli yöneticileriyle. Kendisi de bir öğretmen ve memleketine bağlı bir aktivist, İstanbul’da Türkeli’nin kültür elçisi. Mehmet Aycı’yı görüyorum. Daha önce Tokat’ta bir program vesilesiyle ağırlamıştık onu ama uzun uzun sohbet etme imkânımız olmamıştı. Velûd bir yazar olması görünen tarafı. Birlikte zaman geçirdiğinizde onda fark edeceğiniz başka hâller de var. Keşke bilseniz. Bu ayrı bir yazı konusu benim için. Umarım yazarım. Aydın Hız ile gıyaben tanışıklığımız da vicahene dönüyor o akşam. Kalemiyle mütenasip nahif bir insan.

Yorulduk artık. Türkeli Öğretmenevi’nde misafir ediliyoruz. İlçe Milli Eğitim Müdürü Recep Anar gayretli biri. Var olsun. Herkes odasına çekilene kadar ayrılmıyor yanımızdan. Güzel ve aydınlık bir Türkeli sabahına uyanıyoruz. Deniz kenarında kahvaltı için harika bir mekân, güler yüzlü işletmecisi ve çalışanlarıyla Mavi Yeşil Restorant.
Sinop İl Milli Eğitim Müdürü Osman Cebeci, Türkeli Kaymakamı Cezmi Kandemir, Türkeli Belediye Başkanı Veysel Şahin bize eşlik ediyorlar. Sinop Yusuf Kemal Tengirşenk Sosyal Bilimler Lisesi Okul Müdürü Serpil Kılıç Cebeci ile Anadolu Mektebi’nden tanışıyoruz, o da masada. Protokol, işleri sebebiyle müsaade isteyip ayrılınca masa bize kalıyor. Sohbet için vaktimiz var. Mehmet Aycı kelime etimolojilerinden hareketle antropolojik çıkarımlar yapıyor. Merakla ve zevkle dinliyorum.
Açılış programı için Türkeli Anadolu İmam Hatip Lisesi konferans salonunda bulunup sonrasında bahçede gençlerle top oynuyoruz. Davetli yazarlar olarak söyleşi için her birimiz bir okula geçiyoruz. Benimkisi Cumhuriyet Ortaokulu; çok amaçlı kullanılan bir sınıftayız. Müzik aletlerini görünce türkü söyleyerek başlıyorum. İnci taneleri, oğlum Recep Akif gibi 6.sınıf öğrencileri. Söz kendini açıyor, incilerin gözlerinin içine bakıyorum. Sorular sorduğum zaman hemen dâhil oluyorlar sohbete. Yoğurt çalmaktan günlük tutmaya kadar birçok konu sohbetimize giriyor. Enerjiyle doluyorum. Değerli öğretmenlerimiz de eşlik ediyor bize. Birlikte türküler söyledikten sonra ayrılıyoruz.

Öğleden sonra Türkeli’nin merkezinde küçükçe bir meydandaki resim sergisine gidiyoruz. İyi hazırlanılmış bir sergi bu. Resimler temalarına göre ayrılmış, eser sahibi öğrenciler eserlerinin başında bekleyerek bilgi veriyor. Ayaküstü sohbet ediyorum her biriyle. Kafkas Pastanesi’ne geçiyoruz. Zeki Bulduk, Mehmet Aycı, Aydın Hız, Hüseyin Akın, Ayşe Sevim, Betül Nurata, Merve Büyükçapar aynı masada. Türkeli’nde vakit ikindiyi aşıyor. Hayattan bahisler açılıyor, konuşuluyor da konuşuluyor. Program kapsamında bir de şiir akşamı tertip edilmiş. Şiirlerin okunacağı meydana doğru ilerlerken Hüseyin Akın ve Mehmet Aycı Karacaoğlan’dan İsmet Özel’e şiirler söylüyorlar. Biri ilk mısradan ayak verince diğeri devam ediyor. Kendiliğinden başlayan bu senfoni, bu korsan şiir dinletisi sonrasında esas programa geçiyoruz. O sırada Cumhuriyet Ortaokulu’nda tanıştığım Hasan Gülaç Hoca beni yakındaki bir çay ocağına kaçırıp Türkeli’nin Sesi gazetesindeki köşe yazılarından ve bir kitap hazırlığından bahsediyor. Oracıkta uzun uzun dertleşiyoruz.

Türkeli’nde akşam olurken deniz kenarında bir mekândayız. Aydın Hız çıkacak yeni kitabından, Ayşe Sevim çocuk edebiyatı ve diğer atölye çalışmalarından, Betül Nurata öykülerinden, Merve Büyükçapar seslendirme ve dublaj tecrübelerinden, Abdullah Harmancı İspanya hatıralarından söz ediyor. Uzadıkça bereketlenen bu gecede sohbete ve oturduğumuz öğretmenevine doyamıyor, sahilden yolu uzatıp dönüyoruz.
Ertesi sabah Hüseyin Akın’la beraber Türkeli Anadolu Lisesi öğrencileriyle buluşuyoruz. Onunla Kabataş Erkek Lisesi’nde dört yıl birlikte çalıştık. Öğretmenlik konusunda ufkumu açmıştır kendisi. Birçok kültürel etkinliği gerçekleştirme fırsatı bulduk, güzel hatıralar biriktirdik. Ayrıca bir televizyon kanalında, Efendime Söyleyeyim isimli bir program yaptık. Ne yazık ki elimizde yalnız birkaç bölümün kaydı var. Önce o günleri yâd ettik Türkeli’nde öğrencilerle, sonra hayatın renklerinden, zorluklarından, neşeden, ümitten konuştuk.
Öğleden sonra durağımız Akçabük köyü oldu. Altı yüz küsur yaşında olduğu tespit edilen bir anıt meşe ağacının altındayız. Çocuklar cıvıl cıvıl. Oyunlar oynanıyor, masallar anlatılıyor, şiirler okunuyor, Mehmet Aycı dama çıkıyor. Daha ne olsun? Ben de türkü söyleyeyim diye düşünmüş, hatta meşhur Sinop türküsü Tin tin tini mini hanım’ı çalışmıştım içimden mırıldanarak. Fakat nedense orada biraz rahatsızlandım. Bir yere geçip dinlemek zorunda kaldım. Sonuna yetişebildim. Mehmet Aycı’nın damdan indiğini görünce aklıma İsmet Özel’in Kuşun Ölümü şiiri geldi. Onu okudum. Değerli dostum, iyi bir Türk Dili Edebiyatı öğretmeni, aynı zamanda sağlam bir kalem olan Çağlar Sarıtaş’la buluştuk, birbirimize sarıldık. Çok mutlu oldum.
Akçabük’ten ayrılırken tam arabaya binmek üzereydik ki bir evin kapı aralığından yaşlı bir teyzemizi görüp selam verdim. Yüz yaşında olduğunu söyledi. “Maşallah, çok sağlıklısın,” dediğimde, “Sigara içmedim, cebimde kuru üzüm taşıdım, kendimi sefil komadım, kafama hiçbir şey takmadım,” dedi. Elini öptüm, vedalaştık. Asırlık bir meşenin karşısında asırlık bir çınar da görmüş oldum.
Türkeli’ne veda vakti. Kastamonu’ya geçiyoruz. İsmet Çetinkaya, Mehmet Aycı, Hüseyin Akın, Abdullah Harmancı aynı araçtayız. Arkayı üçledik Hüseyin Akın ortamızda. Türk edebiyatının kara kutularından biri sayılır, abartmıyorum öyledir. Onlarca derginin mutfağında bulunmuş. İsimler, olaylar, kitaplar, espriler arabanın içinde uçuşuyor sayesinde. Ben hafiften dalıyorum, yakaza hâlinde dinliyorum söylenenleri. Ilgaz Dağları’na nazır Çiçek Yaylası mevkiinde mola veriyoruz. Çaylar içiliyor, fotoğraflar çekiliyor. Burada aldığım nefesleri unutmayacağım.
Kastamonu’ya geliyoruz. Vali Meftun Dallı Beyefendi’yle Doğa Kültür Köyü Öğretmenevi’nde buluşuyoruz. Manzaranın güzelliğini tarif edemem, gidip görmeniz gerekir. Askerlik vazifemin bir kısmını yıllar önce burada tamamlamıştım. Kalesi, kulesi ve deresinden ibaret değil kuşkusuz; yetiştirdiği kıymetli isimler var. Millî mücadele yıllarında üstlendiği misyon başta olmak üzere tarihimizde önemli bir yere sahip bu şehir. Valimiz son derece mütevazı, edebiyata ve sanata ilgili. İlgili ifadesi yetersiz kalır, aynı zamanda edebi ürünler de veriyor. Hat sanatında epey yol almış, kendisi söylemiyor tabii, öğreniyoruz. İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü ve Köşe Taşı Edebiyat Dergisi’nin genel yayın yönetmeni Hamdi Nalbant Kastamonu’nun kültür hayatına önemli katkılar sunuyor. Heyecanı gözlerinden okunuyor. Her şehirde Hamdi Beyler olmalı.

Kurşunlu Han’a geliyoruz. Nasrullah Camii yanındaki bu tarihi mekânda akşam şiirler okunuyor, sanatçı Mehmet Çulhaoğlu ve bizzat ilgilendiği Orhan Şaik Gökyay Güzel Sanatlar Lisesi öğrencileri sahne alarak türküler söylüyor. Karakteristik Kastamonu türküleri bunlar: Saidem, Yaş Nane Kuru Nane, Kıyık… Eşlik ediyorum onlara. Sonrasında çay, kahve, sohbet tabii ki, en sevdiğimiz.

Ertesi gün Abdullah Harmancı ve Hüseyin Akınla Abdurrahman Paşa Lisesi’ne söyleşiye gidiyoruz. Önceden niyet etmiş olsam da görememiştim bu güzide okulu. 1885’de Anadolu’da açılan ilk idadilerden. Kabataş Erkek Lisesi’nde birlikte çalıştığımız Hüseyin Mısırlıoğlu müdürlük vazifesini yürütüyor. Kendisi de Kastamonulu ve bu liseden mezun. Yıllar sonra buluşuyoruz nihayet. Aynı zamanda yazar olan müdür baş muavini Harun Kartal, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Ümit Çelebican bize refakat ediyor. Harika bir salon, gözleri ışıl ışıl öğrenciler. Hüseyin Akın ve Abdullah Harmancı türkü söyleyerek başlayalım diye plan yapmışlardı dün. Yoldaki provalarda detone oluyorlar sürekli, hatta hiç “tone” olamıyorlar. Söyleşi esnasında bu hazırlık safhasından bahsedince sahnedeki üçlünün adı “Grup Detone” olarak konuluyor Abdurrahman Paşa Lisesi öğrencileri tarafından. Lezzetli bir saat geçirip tadına doyamıyoruz. Kapanışı Âşık Veysel’in “Uzun ince bir yoldayım gidiyorum gündüz gece” türküsünü birlikte söyleyerek yapıyoruz. Detone olsak da mutluyuz. Okulun açılmakta geç kalınan müzesi artık gezilebilir. Ben de öyle yapıyorum. Kimlerin izi yok ki? Arif Nihat Asya, Rıfat Ilgaz, Behçet Necatigil, Yaman Dede ve daha niceleri. Kökü mazide, aynı zamanda hafızası olan bir mekân. Mezunlarından çok sevdiğim arkadaşlarımın anlattığı kadar var gerçekten.
Her bidayetin bir nihayeti olurmuş. Sinop’tan Türkeli’ne, oradan Kastamonu’ya uzanan bu güzel yolculuğun hatırası bende hep yaşayacak. Eğitime, kültüre, sanata ve edebiyata verilen emek zayi olmaz diye düşünüyorum. Bir çift göze, birkaç temiz yüreğe değiyorsa söylenen sözler, yazılan satırlar, iki cihanda insana azık olarak yetecektir. Niyazım budur. Emek verenlere binlerce teşekkür.

0 Tartışmaları