Afrika geleneklerini terk etmedi. Cadılar güçlü tılsımların peşinden koştu. Şifacı kadınlar otları karıştırıp merhem yaparken maskeli şarlatanlar davullar eşliğinde dans ederek şeytanları kovdu. Kötü kalpli cadılar kaybolmayan güce erişmek için aslanları zehirledi. Aslan son nefesini verirken kuvvetli öksürmeli ve gırtlağında gizlenen büyülü taşı dişlerinin arasından fırlatmalıydı. Bu taş erişilen en kudretli büyü, Jinjaydı. Gece ay incelip yok olduğunda yılanlar avlanırken pigmeler yerde sürünerek yılanın avını görebilmek için ağzından fırlatacağı ışık saçan sihiri beklediler. Bu onları ya rahiplerin üstünü, kralların şifacısı yapacaktı ya da dünyanın en zehirli hayvanı tarafından ısırılıp korkunç acılar içinde kıvranarak öleceklerdi.
Pervaneli eski bir uçakla otelin toprak pistine inmiş, evden çıktıktan bir gün sonra kalacağım yere ulaşmıştım. Balkonda, gölden gelen ılık Afrika rüzgârına yüzümü dönüp karşı dağlardan hızla gelen yağmuru izledim. İki gölü birbirine bağlayan kanal kararırken gölün suyu çırpıntıyla dalgalandı. Gök gürledi. Rüzgâr hızlandı ve yağmur doğanın kokusunu bana taşıdı. Afrika’nın yağmuru hızlı, kuvvetli ve coşkundu. Bir anda terasın çatısından akan sular perde gibi inmeye başladı. Gökyüzü yarıldı. O kadar fazla yağmur düştü ki toprak üstünden akıp giden suyu ememedi. Yeryüzü kabardı. Yağmur başladığı gibi hızla durdu. Yavaşlamadı, sakinlemedi, öylece bir anda durdu. Ve toprak acele etmeden suyu içine aldı.

Şehirlerin karmaşasından uzakta telefonların çekmediği, televizyonsuz bir otelde Afrika’yı dinledim. Yanlarından tül cibinlikler inen beyaz çarşaflı yatağıma uzanmak içimden gelmedi. Sinekler beni delirtene kadar bahçeye açılan terasta uyuklamaya karar vermiştim fakat ışıklar sönüp yıldızlar göle düştüğünde saman çatıdan kucağıma atlayan minik kertenkele ve neye kızdığı belli olmadan sürekli böğüren su aygırları fikrimi değiştirdi.
İki gölü birbirine bağlayan kanalda su aygırları gruplar halinde geziyor, doğumu yaklaşan anne adayları içgüdüsel olarak sürüden ayrılıyordu. Bebek kız doğarsa anne birkaç hafta içinde sürüsünün yanına bebeğiyle dönüp hayatına devam ediyor erkek olursa bebeği babasından korumak için yavrusunu tek başına büyütüyordu. Yetişkin erkekler oğlu bile olsa asla kendine ortak birini istemiyordu.
Akşam çökerken su aygırları karaya doğru yürüdü. Ciltlerini yakıp pembe yaralar açacak güneş çoktan kuvvetini yitirmişti. Göl kenarında tek başına dolanan sürüden atılmış erkek bufalolar dışlandıkları için tehlikeli ve kızgındı. Pelikan sürüsü bir anda havalanıp kayığımızın üstünden geçerken uzun gagalı kuşların kart sesi uzaklardan duyuldu. Onlarca hayvan cevap verdi pelikanlara, sadece gölde ne olursa olsun acıkmadıkça kımıldamayan soğukkanlı timsahlar üst üste kapanan göz kapaklarından birini bile aralamadı. Çiçek açan mor su bitkileri gölü renklendirmiş, kıyıda yer yer koyu pembe çiçekler açmıştı. Hantal hayvanların dolaştığı kırlarda narin görünüyordu bu çiçekler. Biraz ilerde yıkanmış rengarenk çamaşırlar kuruması için çimlerin üstüne yayılmıştı. Bir çocuk elinde uzun bir sopa yaklaşan kuşları, bufaloları korkutup kaçırmak için yıkanan çamaşırların kıyısında bekliyordu.



Gölün üstüne inen kara bulutlar grup halinde uçan göl sinekleriydi. Gece olduğunda otelin bahçesine uçup yüzüme gözüme çarpa çarpa yollarına devam ederken çimlerin üstünde gezinen geyikleri, yaban domuzlarını ve balıkçıl kuşları kaçırdılar. Sivri sinekler gibi sıtma bulaştırma ihtimalleri olmasa da tenimde dolaşmaları sürekli kaşınmama sebep oluyordu. Yerde sürünen monguslar alçak bir duvarın altında fareye benzeyen vücutlarıyla saklanacak bir köşe buldu.
Uganda’da yağmur her gün olduğu gibi yine aynı saatte bardaktan boşanırcasına yağdı. Maymunlar kaktüs ağaçlarının sık dallarına sığındı, geyikler başlarını ayaklarının arasına sokup kulaklarını yatırdı ve kuşlar çalıların arasına saklandı. Yağmur aniden durduğunda iki tembel erkek aslan yelelerini savurarak birbirlerini üstünde yuvarlanmaya başladı. Sürprizlerle dolu Afrika bitmek bilmeyen neşesiyle beni eğlendirmeye devam ediyor, nerede, ne zaman, neyle karşılaşacağımı bilmeden dolaştığım bu kıta beni büyülüyordu.
Yorgundum. Gece olduğunda terasta zaman geçirecek halim yoktu. Sinek ölülerinin izlerini taşıyan cibinliğin altında camları açıp Afrika’yı dinledim. Metalik şehre ait hiçbir ses yoktu. Bu kıtanın dili farklıydı.
Sabahın erken ışıklarıyla, alacakaranlıkta, hayvanlar karınlarını doyurup bir köşeye saklanmadan önce safariye çıktım. Leoparları çıplak gözle uzaktan seçmek imkânsızdı. Devleşen kaktüslerin arasına saklanmıştı benekli kediler. Gündüzleri tembel tembel uyuduklarından yaklaştığımın farkına bile varmadılar. Arada başını rahatlatmak için kafasını dalın diğer yanına homurdanarak yaslıyor ve aşağı sarkıttığı patileriyle zararsız bir ev kedisine benziyordu. Oysa gece karanlığında ondan daha tehlikeli bir avcı yoktu. Bugüne kadar ağaçta uyuyan ne bir leopar ne de bir Aslan görmemiştim. Daha sonra başka bir ağaçta gördüğüm aslanın sapsarı tüyleri dalların arasından sızan güneş ışığında parladı. Sanki biri saatlerce bu tüyleri tarayıp parlatmıştı. Birkaç kilometre geride annesiyle beraber evinin önünde oturmuş kahvaltı eden küçük bir çocuğun fotoğrafını çekmiştim. Ablası utanarak yanımıza gelip resim karesine sızmak istemişti. Evin etrafını saran ne bir çit ne de bir duvar vardı ve karşımda ağaca tüneyip uyuyan ormanlar kralı bu evin çok yakınındaydı.
Bir Hevenk Muz
Yağmurlar otları büyütmüş aslanları bulmamızı zorlaştırmıştı. Sadece filleri, kulaklarını rüzgârda oynatıp önlerine çıkan her şeyi ezerek ilerleyen dev yaratıkları uzaktan seçebiliyordum.
Balıkçı köyünde çocuklara bisküvi dağıttığımda kovalarındaki öğlen yemeklerini benimle paylaşmak istediler. Kadınlar nehirden çıkan kocaman balıkları kıyıda yıkayıp taş tezgahlarda temizliyordu. Marketin önünde oturmuş kıkırdayan kadınların neşesi bize de bulaşmış birbirimizin dilini bilmeden mimiklerimizle anlaşıp beraber gülmeyi başarmıştık. Bir metreyi geçen muz salkımını alıp balıkçılara dağıtan arkadaşlarımın yükü muzlar azaldıkça hafifledi. Kanaatkârdı Uganda, kimse üç dört muz alıp cebine atmadı. İki tane koparan biraz ilerde birini arkadaşına veriyordu.
Afrika fakirdi. Eski evlerin kapıları renkli perdelerle kapanmıştı. Hasır kulübelerde yaşıyordu çocuklar. Üstlerinde birer gömlek, bazen sadece bir şort, yalın ayak kuşların, yaban domuzlarının, keçilerin arasında konuşuyorlardı. Kırmızı elbiseli oğlan tek boynuzlu keçiyi boynuzundan yakalamış evine doğru sürüklüyordu.
Etiyopya’da başlayıp Uganda’ya uzanan Reef Vadisi’nin ucundaydım. Dizlerine kadar çorap çekmiş geyikler* yemyeşil çayıra yayılmıştı. Fotoğrafçıların altın saatiydi. Ceylanların tüyleri tek tek seçiliyor, çimler zümrüt gibi parlıyordu. Renkler şeffaflaşmıştı. Çektiğim her fotoğraf bir kartpostal karesini andırıyordu.
Vadide su aygırlarının keyif yaptığı havuzları tepeden izledim. Güneşten yanmamak için suyun içinde yaşıyordu su aygırları. Otele dönerken karanlığı şerit şerit yaran farların ışığında akbabaların havalandığını gördüm. Sırtlan biraz önce bıraktığı leşi yeniden parçalamak için geri dönmüştü. Yüzündeki pis sırıtış uzaktan bile gözüküyordu. Doğanın yaşam döngüsü kendini tamamlarken sırtlandan kaçan akbabalar gagalarında taşıdıkları et parçaları için kavga etmeye başladı. Ve ölüm yaşam döngüsünün devam etmesini sağladı.



Ayakkabısız Çocuklar
Gökyüzünde ki karabulutlar aralanıp Kızıl bir pencere açılana kadar gün aydınlanmadı. Sabahın ilk ışıklarıyla toprak yolda okula yürüyen çocukların gölgeleri belirdi. Birbirinin eline sarılmış minik öğrenciler kendilerine bol gelen eski montların içinde kaybolmuştu. Çay tarlaları öbek öbek tepelerden aşağı uzanıyor ağaçlardaki muz hevenkleri olgunlaşmış meyvelerin ağırlığıyla neredeyse toprağa değiyordu. Yerler yine ıslaktı. Bir okulun önünü temizleyen yaban domuzları homurdana homurdana yerde buldukları her şeyi öğüterek ilerliyordu. Yola çıkmadan önce önümüze çıkan ilk okulda durmaya niyet etmiştik.
Henüz ders saati başlamamış yeşil araziye dizilen çocuklar sınıflarına girmemişti. Yüz elli kişilik okulun neredeyse hepsi ayakkabısız, terliksizdi. Bir anda etrafımız Üç yaşından on dört yaşına kadar kız, erkek kafası ya kazıtılmış ya da saçları kısacık kesilmiş öğrencilerle çevrildi. Okulda barınan üç yaşındaki yetim kendine bir kucak bulmuş Betül’ün kollarına tırmanmıştı. Bizi neyin bu okula getirdiğini bilmiyorduk. Yardım kuruluşları Uganda’da okullara para bırakmamamızı tembihlemişti. Öğretmenler çocukların ayakkabıya ihtiyacı olduğunu söyleyip ayakkabı numaralarını yazmaya başlayınca terlikli öğrenciler ayaklarındakini bir köşeye fırlattı ve ayakkabı numaralarını yazdırmak için sıraya girdiler. Şehirler arası toprak, virajlı, bitmek bilmeyen yolları geri dönmek istemediğimizden yanımıza bir öğretmen alıp yola devam ettik. İkinci okul ilkinden daha ufak, daha yıpranmıştı. Çocuklar tebeşir, kalem, defter ve kitap istedi. Birkaç dükkânı olan ilk kasabada durduk. İçeri girdiğim küçük kırtasiye beni elli yıl geçmişe götürdü. Birbirine iple bağlanmış defterler, beyaz tebeşir kutuları, kırtasiyecinin önünde açık duran karelere bölünüp el yazısıyla yazılmış sayfaları sarı adi kâğıttan gider pusulası…
Sadece bu dükkân değil bütün kasaba geçmişin bir parçasıydı. Genç kadın rengarenk kumaşları bir ağacın gölgesine atmış sürekli dikiş makinasının pedalına basarak elindeki gömleği dikmeye uğraşırken komşularla dedikodu yapmaya devam ediyordu. Kadınlardan hiçbiri pet şişeye tutturulan dört kapağın üstünde ki kamyonu hayran hayran en kıymetli varlığı gibi peşinden sürükleyen çocuğu görmedi. Terzi kız arkasından yaklaşan keçi diktiği kumaşın ucunu yakaladığında keçiye bakmadan bir tekme savurup kıkırdaya kıkırdaya konuşmaya devam etti.
Orman Adamları
Çadırlarım şempanzelerin ve maymunların yaşadığı parkın içindeydi. Sabahın ilk ışıkları doğmadan çatıda gezen maymunların sesiyle uyandım. Perdeleri aralar aralamaz verandayı mesken tutan iki erkek maymun bana kızgın kızgın bakınca içeri kaçmakla restoran olarak kullanılan çadırda bizi bekleyen ılık yapış yapış kahve ye doğru koşmak arasında kararsız kalmıştım. Oysa sıcak, yeni çekilip demlenmiş bir kahve için bu asabi maymunla kol kola bile yürümeye razıydım.
Longoz ormanları arasından nehirler akıyor, yemyeşil tepelerden aşağı çay bahçelerinin hemen yanında muz ağaçları sıralanıyordu. Hayvanlar çay bitkisini yemediğinden çay güvenli bir mahsuldü. Ne kuşları kovalamak gerekiyordu ne de yaban domuzlarını, maymunları korkutup kaçırmak. Çiçekler Afrika’da daha parlak daha aromatikti ve rüzgâr üstü açık cipin içine doğanın farklı kokularını taşıyordu.
Pigmelerin eviydi yağmur ormanları. İncir ağacı dedikleri ama bildiğim incirlere hiç benzemeyen dev ağaçların kovuğunda, mağaralarda üstlerini yapraklarla örtüp uyudular. Bitkileri tanıyorlardı. Tarak ağacının dallarıyla saçlarını tarayıp yapraklardan ve ağaç kabuklarından ilaç yaptılar.
Nehrin karşı kıyısında davullar çalmaya başlamıştı. Kadınlar ve erkekler ateşin etrafında şarkı söyleyip dans ederken çıplak ayaklarını toprağa vurup ritim tuttular. Ölülerinin üstüne yığdıkları taşların çevresinde dönerek atalarına tapıyor, dans ederken büyük babalarının ruhuyla konuşuyorlardı. İki delikanlı sert kuru bir dalı hızla diğerine sürtüp üfleyerek alev almasını bekledi. Kadınlar sırtlarına bağladıkları bebeklerle bütün gün çalıştılar. Çocuk yürüyene kadar annesinin bir parçasıydı bu tehlikeli topraklarda.



Uganda’ya Bir Goril Ailesini Ziyarete Gelmiştim.
2300 metrede dağların zirvesinde yaşayan gorillerin izini sürdüm. Yanımızda ilerleyen korucular bile uçsuz bucaksız ormanda sekiz kişilik grubumuzun ziyaret edeceği ailenin yerini tahmin edemiyordu. Bwindi National Park’da ne bir işaret ne de bir yol vardı. Nehrin aşağısına kadar kaya kaya inmek zorladı hepimizi. Elimde yürüyüş sopaları olmasa yuvarlanıp kendimi nehrin sularında bulmam an meselesiydi. Düşmemek için tutunduğum tarak ağacı işçi eldivenleri giydiğim halde ellerimi dağladı. Sırtıma tırmanan kırkayağı neyse ki görmemiştim. Ağaçlardan sarkan sarmaşıklara tutundum kaymamak için. Taşlar keskin, zemin bütün gece yağan yağmurdan dolayı çamurluydu. Ne bir yol vardı ne de bir iz. Korucular mecbur kalmadıkça ellerindeki palalarla yol açıp doğayı zedelemek istemiyordu. Korucu sessiz olmamızı işaret edene kadar gorilleri göremedim. Yerlilerin gözleri ormanın gizemine alışıktı. Üç saat sonunda ilk aileyle karşılaşmıştık. Dev ağaçların gölgesinde, çalıların arasına gizlenmişti goriller. Gümüş Sırt bu dağların efendisiydi. Agresif, iri ve kavgacıydı.
Gorilleri ürkütmemek için korucular palalarını biz yürüyüş sopalarımızı bırakıp maskelerimizi takarak yavaş yavaş yaklaştık hayvanlara. Maskelerimiz insanoğluyla gen yapısı yüzde doksan beş uyam gösteren gorilleri hasta etmemek içindi. Taşıdığımız mikroplar soyu tükenmekte olan bu dev hayvanların yok olmasına sebep olabilirdi.
Gümüş Sırt liderdi. Yemekten yoruldukça yan yatıp sırtını ve koltuk altını kaşıdıktan sonra tırnaklarının arasında böcek arıyor, gördüğü haşereleri zevkle yalayıp yutuyordu. Nehrin karşısındaki dişiyi ve yavrularını gözüyle yoklarken bir yandan da yeşil dalların kabuğunu soyup kendinden umulmayacak bir zarafetle yiyordu. Aramızda dört, beş metre ya vardı ya da yoktu. Dizlerimin üstünde sessizce yaklaşıp fotoğrafını çekerken bir anda böğürerek üstüme yürüdü. Neye kızdığını anlamadan donup kalmıştım. Arkamdan kopan çığlık kime aitti bilmiyorum ama hiçbirimiz kıpırdamıyor ve öğretildiği gibi asla gorilin gözlerine bakmıyorduk. Keyifle ağaca tırmanan bebekleri, Gümüş Sırt’a yaklaşabilmek için karşı sahilde kaygan taşlar üstünde yalpalayan dişi gorili çürümüş yaprakların arasına oturmuş seyrediyorduk. Kimse saatlerce indiğimiz dağı yeniden tırmanmak istemiyordu.
Dönüş yolunu yarıladığımızda başka bir aileye daha rastladık. İki aileyi bir günde görmek ne kadar şans ise bu dağı inerken onlara rastlamamamız da o kadar şanssızlıktı. Sık ağaçların arasında bulutların toplanıp karardığını görememiştik. Dolu aniden başladı. Misket büyüklüğünde ki buzlar sırtımdan içeri süzülürken yerde büyüyen sarmaşıklara takılıp yuvarlandım. Sonra yağmura döndü yağış. Alışkın olduğum bir yağmur değildi bu. Kaşlarımın üstünden şelaleler akıyor birkaç metre önümü göremiyordum. Tamamen ıslanmıştım. Muşamba çantamın kapalı ceplerine bile su girmiş, içindeki her şey fırtınadan nasibini almıştı…

Ruanda
Soğuk kumların üstünde yalın ayak yürüdüm. Çimler sahile taşmış, kıyıda büyüyen ağaçların dalları suya değmek için göle eğilmişti. Halk plajında sabah banyosu yapan çocuklar berrak sulardan siyah birer ok gibi fırlayıp oyun oynuyordu. Yarı sönmüş top o kadar eskiydi ki suya çarptığında ses bile çıkaramıyor, dalgalara kapılık uzaklara kaçıyordu. Aramızda sadece birkaç metre olsa da oteli çevreleyen demir parmaklıkların arkasında daha konforlu, daha bakımlı biraz da şımartılmış bir yerde olmaktan utandım. On dakika sonra çocukların yanındaydım.
Kivu Gölü’nde eski motorlu bir kayıkla dolaşırken tanıdım Ruanda’yı. Balıkçılar çoktan ağlarını toplayıp balıkların kimini pazara yollamış kimini de kurutmak üzere tellere dizmişti. Balık ayıklayan kadınlar işlerini bitirmiş nehirde yıkanıyordu. Gölü ikiye ayıran krater Ruanda’yı yüksek tepelerle donatırken Kongo Cumhuriyeti’ni dümdüz bırakmıştı. Kivi gölünün ortasında gözle görülmeyen Ruandalı balıkçıların asla geçemediği bir sınır vardı.
Bin Tepeli Ülke
Bir gün önce Uganda’dan karayoluyla girmiştim bu küçük ülkeye. Ruanda Afrika’nın en temiz ülkesi olmaktan gurur duyuyordu. Sınıra yaklaşan araçlar ülkeye girebilmek için nehrin kenarına sıralanan yarı çıplak adamların önünde durup yıkandı. Kimse akın akın araçlardan inenlere bir kafe veya lokanta açmayı düşünmemişti. Uganda halkı değil yolda bir keyif kahvesi içmek evlerinde karınlarını doyuracak kadar yemek bile bulamıyordu.
Bellerine biz bez parçası dolayan adamlar binlerce kere su taşımaktan yamulup kararmış bidonları doldurabilmek için dizlerine kadar bulanık suya giriyor, sonra da ağır bidonların altında iki büklüm araçlara doğru koşmaya çalışıyorlardı. Bu bir ekmek yarışıydı. Akşam olduğunda yalın ayak evlerine dönerken sarılacakları bir kilo unun hayaliyle yıkıyorlardı çamurlu cipleri.
Ruanda’ya geçtiğimde okuldan çıkan öğrencilerin ayakkabısı, çantası, defteri vardı. Çıplak ayaklı çocuklar, başlarının üstünde şekerkamışı buketleri, duvar yapımında kullanmak için taş dolu leğenler taşıyan kadınlar Uganda’da kalmıştı. Ruandalılar daha uzun, daha yapılıydı. Manavlarda meyveler çoğaldı, bakkalların rafları doldu. Yokuşu çıkarken güçleri tükendiği için inip muz salkımları dolu bisikletleri iten köylülerin yerini motosikletli insanlar aldı, yerel kıyafetler modern elbiselere dönüştü ama yine de kadınlar Afrika’nın rengarenk tonlarından vaz geçmedi.
Ruanda on beş bin feet’e ulaşan tepeleriyle engebeli bir alanı kaplarken Nil ve Kongo nehirleri topraklarını bereketlendirdi. Narenciye tatlarına sahip yumuşak içimli Ruanda kahvesi ve kakao dünyaya dağıldı.
Şehre geldiğimde doğadan kopmamıştım. Mor jakarandalar, palmiyeler, Ruanda’ya ait bitki örtüsü Kigali’nin içine kadar sızmıştı. Bir kavşakta oturup insanları izlemek ve saatlerce fotoğraf çekmek istedim. Uzakta, ışıl ışıl, dev bir arı kovanını andıran Kigali Kongre Merkezi şeklini Ruanda’nın geleneksel sepetlerinden almıştı. Müslümanların yaşadığı Nyamirambo mahallesinden geçerken ızgarada pişen şişlerin ve kızaran balıkların kokusu iştahımı açmış yolda sıralanan havalı mağazalarda ve restoranlarda gözüm kalmıştı. Ne yolda satılan mis kokulu ekmeklerden almaya ne de bir kare fotoğraf çekmeğe zamanım vardı.

Kızıl Karanlık
Soykırım Müzesi beşte kapanmasına rağmen dörtten sonra kimse içeri alınmıyordu. Ruanda’nın trafiği ve yolların bozukluğunu hesaba katmayı unutan şoför safari aracını durdurduğunda saat dördü yirmi geçmişti. Avrupa’da değişmeyen kurallar Afrika için geçerli olmadığından yalvarıp yakararak kapanan kapıları açtırmayı başarıp planlı olarak yok edilen bir milletin vahşet dolu geçmişine şahit oldum. Toplu mezarlardan müzenin bahçesine taşınan kurbanların üstü dümdüz, kimliksiz bir mermerle örtülmüş ve kemikleri birbirine karışan ölülerin isimleri dünyadan silinmişti.
Yüzlerce yıl önce Ruanda Kralları olacakları hissetmiş gibi yabancıların bölgeye girmesine uzun süre izin vermemiş. 19. Yüzyıla kadar Avrupalı kâşifler ve misyonerler bu topraklara ayak basamamıştı. Müslüman tüccarlar kendi içlerinde İslam’ı yaşayıp Ruandalılarla barış içinde yaşarken ne yazık ki 1898’de Hristiyan kaşifler kendi dinlerini öğretmek için bu topraklarda ilk misyoner teşkilâtını kurdu.
1994 nisanından temmuza kadar çoğunluğu Tütesilerden ve ılımlı Hutulardan oluşan bir milyona yakın Ruandalı öldürüldü. Katliamın temelleri Belçika’nın bu topraklarda hüküm sürdüğü dönemde atılmıştı. Tutsiler ve Hutular Belçikalılar gelene kadar etnik kökenlerini unutmuş bir arada yaşayan ve aynı ülkeyi paylaşan tek bir milletti. Ruandalıların boyunu ölçüp, burnunun şekline göre kabilelerini belirledikten sonra kimliklerine etnik kökenlerini yazan Belçikalılar “Böl ve Yönet” yöntemiyle ülkeyi dizginlemek için iki kabileyi ayrı sosyal sınıf olarak adlandırarak aralarına nifak tohumları ekti. İşçi sınıfı olarak belirlenen kabile içten içe hükümete alınanları kıskanmaya başladığında Tutsiler hamamböcekleri olarak isimlendirilip nefret körüklendi. Eskiden sofrasını paylaşan, aynı sokakta oyun oynayan çocuklar birbirinden korkmaya başladı. Belçika RTLM radyosunun nefreti yaymak için propaganda makinesi olarak kullanılmasını desteklerken kıyametin çok yakın olduğunu biliyordu. Tarihin gördüğü en kanlı katliamın fitili radyoda yapılan bir anonsla ateşlendi. Silah yoktu. Palalar savruldu çocuklara ve kadınlara. Ülkede soykırımın zeminini hazırlayan Belçika olacakları bile bile ayaklanmalar başlar başlamaz birliklerini geri çekti ve diğer ülkeleri de bölgeden ayrılmaları için uyardı. Adalet ve eşitlik için çalıştığını iddia eden dünya 800.000 kişinin öldüğü kitlesel katliama seyirci kalırken Tanrıya sığınmak için kiliselere sığınanlar aynı milletten, aynı dinden ve aynı dili konuşan komşusu tarafından öldürülüp çürümeye terk edildi. Ölüler her yerdeydi. Sisli bir günde arabalarından inmeğe korkanlar hoplaya zıplaya yolda ilerlerken sokakta terk edilen ölülerin üstünden geçtiklerini biliyordu. Kan kokan şehirde kapılar kilitliydi. Hayatta kalanlar evlerinin kuytu bir köşesinde titreyerek, yemek pişirmeden, ışık açmadan hayatta kalmaya çalıştı. Azrail’in rolüne üstlenen yağmacılar ellerinde palalarla ölülerin hatıralarına el koyuyordu.
Otuz Yıl Sonra
Ruanda’nın büyüleyici başkenti geçmişinde kaleme alınamayan acıları sakladı. Kigali Soykırım Anıtı, kurbanları anmak ve bunun bir daha asla yaşanmamasını sağlamak için inşa edilse de dünyanın başka bir köşesi farklı zaman diliminde yine yasa büründü. Yine çocuklar acı çekti. Yine anneler ağladı.

0 Tartışmaları