“Yara, eskisi gibi görünmüyordu artık, hatta yara gibi de değil, tersine define gibi görünüyordu… Şimdiyse kimse bilmiyor ne olduğunu: yara mı, define mi, cehennem azabı mı, Pandora’nın kutusu mu, iblis mi, şeytan mı?!”(Uzaydaki Piknik, sayfa 111)
Sekiz küsur sene boyunca yayınlanmamaya mahkûm edilmiş olan, Sovyet yayıncılık tarihinde nadir görülen olaylardan biridir bu kitabın basım hikayesi, yani “Uzaydaki Piknik”. Nihayet basıldığı zaman(1972) hızlı bir şöhrete kavuşan eser, Rus yönetmen Andrey Tarkovski’nin de dikkatinden kaçmaz ve onun “Stalker” (1979) filmine ilham kaynağı olur. Ünlü Rus bilimkurgu yazarları Arkadi ve Boris Strugatski kardeşler bu kitabın ana fikrinin nasıl ortaya çıktığını şöyle dile getirirler: “Yeryüzünün dünya dışı varlıklar tarafından kısa bir süre ziyaret edildiğini, onların da arkalarında bazı nesneler bıraktıklarını farz edelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların doğası, dünyalı mantığımıza meydan okursa ne olur?”
Amerikan popüler bilimkurgu algısını yıkan, kendine has anlatım tarzıyla okuyucuya farklı düşünme yolları açan bir eser Uzaydaki Piknik. Baş karakterimiz Redrick Schuhart bir ‘Stalker/İzsürücü’ dür. Bölge diye adlandırılan, gidilmesi ölümcül ve yasak olan araziye gider. Oradan topladığı zamazingoları kaçakçılara satarak geçimini sağlar. Stalkerler gerçekten canını ortaya koyup eşyaları çıkarmaya çalışan, çoğu zaman geri gelemeyen insanlardır. Çünkü bu arazide, insanlar görünür görünmez her şey hareket etmeye başlar. Eski tuzaklar yok olup yerine yenileri gelir. Güvenli alanlar geçit vermez yerlere dönüşür. Bu sebeple yolun yarısında vazgeçip dönenler de vardır. Bölgede efsanelere konu olan ve her dileği yerine getireceği söylentisi dilden dile yayılan Altın Küreyi elde etmek isteyenler, bu tehlikeli yolculuk için Stalker’den rehberlik yardımı alırlar. Fakat başkahramanımız Red hiçbir zaman bu nesneye itibar etmez. Ona göre aslolan yolculuğun kendisidir ve Altın Küre yalnızca bir arzu nesnesidir.
Stalker filmindeyse konuya kitabın son bölümünden giriliyor. Yönetmen Tarkovski’nin sinemadaki görsel ve işitsel olanakları ileri düzeyde kullanmış olmasıyla beraber, filmde şahane bir derinlik yakalanıyor. Stalker’e eşlik eden Yazar’ın ve Profesör’ün yolculukta dönüşüm geçirdiği evrelere yönetmenin becerikli yaklaşımı ve final sahnesindeki masumiyetten doğan mucizeyi dokunaklı bir şekilde işlemesi filmi zirveye taşıyor.
Kitapta bu derinliğe rastlanılmasa bile merak uyandıran kurgusu ve Stalker’in psikolojik alt yapısı kavranıldığında, romanın okunanın ötesinde bir anlamı olduğu fark ediliyor. Uzaylıların ziyaretiyle birlikte toplumdaki arz-talep değişimi, Bölge’ye giden Stalker’in şahit olduğu tuhaf ve ürkütücü olaylardan sonra herkese yabancılaşarak yalnızlaşması, insanların para ve şöhret hırsıyla açgözlü canavarlara dönüşmesi gibi sosyolojik, felsefik ve varoluşsal yönlerden bir çok temayı ele alması, bu romanı diğer fantastik bilimkurgulardan farklı olarak gerçekçi bir çerçeveye oturtuyor. Bir durum hikayesi olarak okuyucuda lezzetli bir tat bırakıyor.
Kitaptaki Altın Küre, filmde gizemli bir Oda olarak karşımıza çıkıyor. Doğrudan kısa bir yürüyüşle gidilebilir olan Oda’ya, dolambaçlı yollardan geçerek ulaşıyorlar. Gittiklerindeyse istedikleri değil, sadece bilinçaltında arzu ettikleri meydana çıkıyor. Yazar Oda’ya girme cesaretini kendisinde bulamıyor. Eşiğe kadar gelse de birşey dilemekten vazgeçiyor. Profesörse Oda’yı (Umudu) bütünüyle yok etmek istiyor. Stalker buna karşı çıkıyor ve Oda’nın yalnızca çaresiz kalmış insanların dileklerine cevap vereceğini söylüyor. Aralarında geçen diyalogdan bir sonuç alamayınca oturup düşünceye dalıyorlar.
Stalker /İzSürücü iki saati geçen süre boyunca izleyiciyi simgelerden, işaretlerden, izlerden ve seslerden oluşan bir dünyaya çağırıyor. Peki ya siz bu Oda’nın içinde olsaydınız ne dilerdiniz?

0 Tartışmaları