YAZARIN DÜNYA GÖRÜŞÜ


İnsanın yazıyla kurduğu ilişki, bidayetinden beri özel bir ilişki olarak kabul edilegelir ve bu ilişkiye özel bir anlam yüklenir. Öyleyse en genel anlamıyla hem düşünürken hem okurken hem de yazarken bir yazar-özne-insan olarak acaba dünyayı nasıl görürüz? Nereden görürüz? Kim bilir belki de yazıyla kurduğumuz bu ilişkimizin her zaman özel oluşunun anlamı da bu soruya vereceğimiz cevaptadır. Bizatihi “görme” eyleminin kendisini var eden, hatta altının çizilmesi gereken bir etkenin ve bu etkenin bir öneminin olması gerekmez mi? Bu önemli ve asıl görme biçimi, -mutlaka bir kastı mahsusu ve belli bir dizgeyi içermesi gereken bu görüş– yani bir yazarın dünyayı nasıl gördüğü, yazarın görüş zaviyesinin ve düşüncesinin oluşumu itibariyle yazdıklarına nasıl yansıyabilir? Daha fazlası da var elbet, yazdıklarını ne kadar belirleyebilir? Belirleyebilir mi acaba? Belirleyebilirse eğer, bu belirlenme ne kadar doğru olabilir? İşte tam da burada -yazar, okur zaviyesinden anlama, yorumlama etkinliği ve eylemi açısından- birçok nedenle sözün alanını çok aştığı düşünülen, belki sözü de kuşatan bir gerçekliğin var olduğuna göre bu yansıma ve belirleme gücü, yazılı metinler açısından acaba ne kadar önemlidir? Bu noktada hem yazının hem de yazarın yazma eyleminin anlamına ve şüphesiz ki işlevine matuf bir aşkınlıktan söz edilebilir mi? Böyle düşündüğümüzde, böyle değerlendirdiğimizde, kimi yazarların bir dünya görüşüne mesafeli durmasının, kendi yazar kimliklerine ve eserlerine ödettiği büyük bir maliyetten mi, yoksa büyük bir kazançtan mı söz edilebilir? Ayrıca yazarın dışında okurun varlığının da bu etkileşimde konumunun, payının ve katkısının olup olmadığının da mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmez mi? Şüphesiz bir sanat eserinde yazar okuyucuya, okuyucu da yazara doğru yol alır. Bir anlamda, yazar ve okur, en azından bir süre sonra birbirine yakın, belki de aynı görme biçimiyle bakmazlar mı insan ve varlık sorununa? Her zaman aynı yerde, aynı yönde, yan yana durmaları gerekmese bile -hatta çeşitli nedenlerle karşı karşıya duran okur ve yazarların bile- yazmak, okumak ve düşünmek eylemlerinin işlevleri ve amaçları gereği, eninde sonunda sanırım böylesine ortak bir görme biçimi edinmeleri kaçınılmaz hâle gelir.

Yazı ve sanat eseri bağlamında böylesine temel bir kavram üzerine düşünürken, okur ve yazar açısından şüphesiz çok daha önemli bir hususla karşı karşıya kalırız. Bu da bizim, bir dünya görüşü edinebilmemiz için önce nasıl bir göze, bakışa sahip olduğumuz, hangi gözle göreceğimiz, düşüneceğimiz, yazacağımız ve okuyacağımızdır. Modern insanın ihmal ettiği, giderek de kasten unutmayı tercih ettiği ruhun gözüyle, ferasetle bakan, gören bir insanın düşüncede, yazıda izlerini sürmek, bir anlam dünyasına ve bir iç derinliğe baktığımızı hemen hissettirir bize. Kökleri bu iç derinlikte olan dünya görüşleri, topraktan çıkarak bir ağacın gövdesine, dalına, yaprağına yürüyen özsu gibi sanat eserine mutlaka nüfûz eder; hem kendi zamanında hem de gelecekte yaşaması, etkin olması istenen bir eser, asla onsuz olamaz. Bu bağlamda, dünyanın düşünce, sanat ve edebiyat birikiminin isabetli örnek yazarlarından birisi olan Nortrop Frye, en başta Büyük Şifre (Great Code), Kudretli Kelimeler (Words with Power), Eleştirinin Anotomisi (Anatomy of Criticism) gibi temel eserleri olmak üzere bütün yazdıklarıyla bizi, gerçek, büyük, has bir sanat eserini var edebilecek olan temel dünya görüşünü -yaratma sanatını- böyle kurmaya ve böyle görmeye çağırır: Çünkü, bu bağlamda bir sanat eserinin dili, nefisle değil, ancak fıtratla irtibatlı olan bir ruhla görür ve konuşur. Burada sadece bir siyasal şablondan değil, sanatçının bilinciyle, diliyle ve duyarlığıyla giyindiği asil ve asıl bir ruhtan söz edildiğini ayrıca belirtmeye gerek görmüyoruz. Gerek ilâhî yaratış gerekse bu ilâhî yaratışın kapsam alanında kalan beşerî plandaki yaratış ve yaradılış eyleminin şifresini de tam bu noktada aramak gerekmez mi? Bu bağlamda dünya görüşü, sanatçıya mutlaka bir bilgelik ufku ve hassasiyeti kazandırır. Bu ufka sahip olan sanatçı da sanatın sonsuz imkânıyla beslenir.

Modern Batı edebiyatı ve düşüncesinin önemli bir ismi olan Virginia Woolf hem İngiliz edebiyatında hem de kendi eserlerinde dile getirmeye çalıştıklarının önemli ayrıntılarının çoğunun bilinç akışı vb. gibi modern, postmodern anlatıların seküler büyüsünün etkisi altında kaybolduğunu ve okurları tarafından belki de fark edilemediğini düşünmüş olmalı ki roman türünün sorunları üzerine düşünürken ve yazarken -özellikle de “Modern Roman” ve “Rus Bakış Açısı” adlı yazılarında görülebileceği üzere- Batı edebiyatı ve Rus edebiyatıyla ilgili yaptığı karşılaştırma üzerinden sanat eserinin yaratımındaki bu temel “görme” ve “anlama” sorununa özellikle dikkat çeker, hatta kendi yazdıklarının da ait olduğu Batı romanı adına biraz da hayıflanır. Eski başyapıtlardaki “basitliğin tuhaf havasının” yanında kendilerinin “daha iyi yazamadıklarını” âdeta itiraf eder. Sanatı ruhta arayan, ruhun gözünden görmeye çalışan sanatçıların yanında kimi yazarların “ruhla değil de bedenle ilgilenmeleri bizi hayal kırıklığına uğratıyor,” der, üzgün. Sanat için harcanan emeğin boşa gitmekle kalmadığını, aynı zamanda yanlış bir yere konularak anlamın ışığını söndürdüğünü düşünür. Hâlbuki sanatçının şunu görebilmesi için kesinlikle bir dünya görüşüne ihtiyacı vardır: “Hayat simetrik bir şekilde dizilmiş bir dizi pupa feneri değildir; hayat ışık saçan bir haledir. Bizi bilincimizin başlangıcından sonuna dek çepeçevre saran yarı şeffaf bir zarftır. Bu değişken, bilinmez, sınırları çizilmemiş ruhu, gösterebileceği her türlü anormallik ve karmaşıklığa rağmen yabancı ve dış etmenleri mümkün olduğunca az karıştırarak aktarmak roman yazarının görevi değil midir? Yalnızca cesaret ve samimiyet dilemiyoruz biz; romanın uygun ham maddesinin, geleneğin bizi inandırdığından biraz farklı olduğunu öne sürüyoruz.” Hayatı, yaratıcı gücün bakış açısından görmeyi önerir bize. Elbette bu açıdan bakınca da büyük Rus yazarlarının içindeki azizliğe hayranlık duymadan edemez: “Din dışı ıvır zıvırlarımızın yarattığı hisle bizi yerle bir eden, bizim birçok ünlü romanımızı allı pullu ve dalavereci yapıtlara çeviren de onların içindeki bu azizdir… Aslında, Rus zihninin sonuçsuzluğundan bahsetmek daha doğru olur.” Bu sonuçsuzluk, şüphesiz sanatçı için bir ufuk imkânıdır. İşte bunun için de İngilizlerin, Rus edebiyatını anlayıp anlayamadıkları bile şüphelidir. Büyük küçük bu yazarların hepsinin de “içlerine kadar işleyen niteliklerinden” söz etmek ve bu nitelikleri mutlaka görmek gerekir. Onun için de bu yazarların eserlerini beyinle değil kalple ve ruhla anlamamız gerektiğini düşünür.

Bu ruh ve kalp görüngesini, zaviyesini, dünya görüşünü, üç büyük Rus yazarının üzerinden, Çehov, Dostoyevski ve Tolstoy’un insana, dünyaya, varlığa bakışını örnekleyerek anlamaya çalışır. Bu yazarların her üçü de âdeta “insan ilişkilerini son derece mahirce ve incelikle çözümleyen analistlerdir.” O kadar incelikle ve mahirce işlenmiştir ki onların eserleri, sanki “hiçbir şey hakkında” yazarlar. Öyle olmasına rağmen yine de bu eserleri okuduğunuzda önünüzde “yeni ufuklar açılır; ruh, hayret verici bir özgürlük hissiyle dolar.” Hatta Çohov’un hikâyelerini okurken kendinizi, ruh sözcüğünü mütemadiyen tekrar ederken yakalarsınız. Woolf’un hayranlığı bu yazarların eserleri karşısında öylesine büyür ki; Rus romanında ana karakter ruhtur, der. Çehov’da ruh ince ve mahir, Dostoyevski’de derin ve engindir, onun romanları, “yalnızca ve tamamıyla ruhun malzemesinden yapılmadır.” İngiliz bir okuyucu Karamozov Kardeşler’i, Ecinniler’i iki defa okuyamaz, çünkü “Ruh ona yabancıdır. Sevimsizdir.” Hâlbuki ruh nasıl Dostoyevski’ye hükmediyorsa, hayat da Tolstoy’a hükmeder.

Modern zamanların çekimi büyüdükçe yazı bağlamında sosyal, dijital, görsel ve yazılı medyanın uğradığı dönüşümün de etkisiyle giderek yaygınlaşan popülist söyleme yaslanan gündelik ve politik dil karşısında maruz kaldığı indirgemeci tutuma rağmen dünya görüşü kavramının, yine de belli bir saygınlığı ve ciddiyeti hâlâ koruyabildiğini söylemek elbette mümkün. Bu nedenle de bir dile, söyleme, sosyal ve siyasal durumlara önemli bir meşruiyet kazandırdığı göz önünde bulundurularak dünya görüşü kavramına herkesin kendince çok farklı anlamlar yüklemeye çalışarak kullandığı görülüyor. Kimi zaman siyasi parti düzeyinde bir politik görüşü, kimi zaman bir inanç veya kültürel aidiyeti, kimi zaman sosyal bir sitatüyü veya birbirinden farklı hayat tarzlarını, kimi zaman da kendi gerçek kavramsal anlamında ve felsefi bağlamında dünyayı biçimlendiren ve yorumlayan bir düşünceyi, inancı, hatta bir ideolojiyi ifade ettiği oluyor. Yani, herkes mutlaka bir dünya görüşünün -gerçekte olmasa, olup olmadığının yeterince farkında olmasa bile- var olduğunu, içten içe de gerekliliğini ihsas ettirme ihtiyacı duyuyor. Bir sanatçı veya yazar için bir dünya görüşüne yaslandığı düşüncesi, bazen güven telkin ederken, bazen de yüreğini sıkan hayat karşısında zihnî konfor ihtiyacını karşılıyor.

Eskilerin, hayat telâkkisi –telâkkî-i hayat– dediği dünya görüşü, insanın hayatı, dünyayı anlama biçimi, bir yerden dünyaya, hayata bakma, görme, kabullenme, kabul ettirme üslûbu ve yöntemi olarak genel anlamda bilim, felsefe, siyasa, kültür, sanat ve edebiyat düşüncesinin bir hayat, bir dil ve bir söz formu içinde kapsamlı bir görünge veya açı kazanması ve sunması durumu… Dünya görüşü, insanın, en genel anlamda bütünüyle varlığın anlamını “anlama ve yorumlama” yeteneğinin ve çabasının sonucu olarak ortaya çıkan bir kazanımdır. Buradan bakıp anlamaya çalışıldığında, bir dünya görüşü dikkati ve hassasiyetiyle giderek bir yaşama kültürü ve yüzyıllar içinde de bir medeniyetin oluşumunu tasavvur edebiliriz. Bu nedenle her insanın böylesine düşünebilme yeteneğinin ve çabasının oranı kadar bir dünya görüşü edinebildiğinin altını da mutlaka çizmek ve bunu yeterince önemsemek gerekir. Bu nedenle olacak ki hem kendimizin hem de çevremizdeki insanların dünya görüşlerine dikkat kesiliriz ve bir insanın dünya görüşüne sahip olmasını da çok önemseriz. Yazacağınız, üzerinde düşüneceğiniz varlık, yok oluşu öven bütün kehanetlere karşı her zaman sizi ve yok oluş tasavvurunuzu da kuşatıcı biçimde yerinde durur ama siz, özne yazar, onu anlamak ve yorumlamak için dünya görüşünüzü sürekli yenilemek, geliştirmek ve diri tutmak ihtiyacında olduğunuzu bilirsiniz. Sanatçı yaratıcılığıyla yapılan her müdahale, şüphesiz ilk ve son sözü söylemekle yükümlü olmasa bile sağlıklı düşüncenin, sağlıklı hayatın ve eylemin, bütünüyle sağlıklı bir dünyanın kuruluşunda -her zaman olmasa, zaman zaman yaralayıcılığa, yıkıcılığa neden olsa bile- en etkin rolü oynayan dünya görüşüne sahiptir, hatta buna mecburdur. İlyada, Odessa destanlarının, Cervantes, Balzac, Dostoyevski, Tolstoy romanlarının, Shakespeare, Beckett, Necip Fazıl vb. büyük tiyatro eserlerinin, Dante’den Sezai Karakoç’a büyük şairlerin şiirlerinin yaratıcı müdahalesinin sanattan siyasete, bütünüyle hayata birer dünya görüşü bağlamındaki katkıları göz ardı edilebilir mi?

Peki, her biri birer dünya görüşünün incelikli dilleriyle konuşan sözlükler “dünya görüşü” için neler diyor: “Bireyin ya da bir grup insanın evren, Tanrı, insanlık, gelecek ve benzeri konularda sahip olduğu inançlar, düşünceler, tavırlar ve değerler bütününe; bizi çevreleyen dünya ve içinde yaşadığımız toplumla ilgili felsefî, sosyopolitik, estetik, bilimsel görüşlerin toplamına verilen genel ad.”1 Tanımlanmaya çalışılan anlamın, olgunun, varlığın, kavramın mahiyetinin, bir hayata ne kadar tekabül ettiği sorusunun sözlüklerin sınırlarını çok aştığını biliriz ama yine de her zaman sözlüklerin yol gösterici dillerine ihtiyaç duyarız. Sözlükler, ait oldukları dille de hayatla da dünya görüşüyle de kaçınılmaz olarak önemli bir dayanışma içindedir.

 Her sözlük, tanımladığı anlam dünyasını bir başka biçimde gördüğüne göre, örneğin diğer bir sözlükte ise dünya görüşü, ontolojik bağlama denk düşen ve daha kapsamlı bir yaklaşımla; “1. Kişinin dünyayı kavrayış ve algılayış biçimi. 2. fel. Kâinatın yaradılışını ve varlığını; hayatın anlamını, amacını, değerini; insanın varlığını, var oluş gayesini ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce,”2 olarak tanımlanır. Şüphesiz bir özne yazarın, sanatçının, düşünürün dünya görüşünün de ancak bu denli kuşatıcı ve kavrayıcı bir görüngeye sahip olası gerekir. Değilse yazan düşünen her insanın, her sanatçının bir yazar, sanatçı ve düşünür olduğunu, hatta kısa mesafeli bir görme biçiminin olduğunu bile söylemek asla mümkün olamaz. Çünkü hem yazarın hem de yazarın görme biçiminin kökleri dilin, yani insana esmanın öğretilişi kadar ontolojik bir anlam, vüs’at ve derinlik içerir. Telâkkî-i hayat ifadesi de bize zaten bu anlamı ve derinliği ima etmiyor mu?

Kimi ayrıntılar ve kişisel üslûplardaki küçük farklılıkların dışında hemen hemen bütün eski ve yeni sözlüklerde dünya görüşü kavramına, insana, dünyaya, varlığa belli ve bütüncül bir açıdan bakma ve görme imkânı veren inançlar ve düşünceler bütünü, olarak tanımlar verildiğini görmek mümkündür. Dilin, sözün, yazının ve düşüncenin anlam arayışı -zaman zaman yanıldığı olsa da- mütemadiyen aynı yönde işler. Bu durumda, her edebiyat ve sanat eserinde, yazarın ve sanatçının dünya görüşünü aramaktan daha doğal ne olabilir ki… Dil, biçim, teknik, üslûp gibi sanatın ve edebiyatın diğer unsurlarının başarısı, yazarın, sanatçının, okuyucunun ve izleyicinin dünya görüşünün aurasıyla kuşatılıp tamamlanmadığında sanatın muhatabının ihtiyacını karşılamaya asla yetmeyecektir. Çünkü sanatın, edebiyatın muhatabı, geviş getiren bir canlı değil, bilinçli, düşünen, hissedebilen bir varlıktır.

İnsan, dünyayı, varlığı sadece anlamakla yetinmez, ona aktif olarak katılmak, müdahale etmek ister. Sonra da nasıl gördüğünü kendince etkin bulduğu, doğru bildiği yolla ve yine müdahil özne olarak bile isteye, bilinçle ve taammüden seçtiği herhangi bir yolla ifade edebilir. Bu yollar kimi zaman sanat ve edebiyattır, kimi zaman siyasadır, kimi zaman din, felsefe, bilim ve kültürdür; yani yazar, dünya görüşünü bu disiplinlerden biri, birkaçı veya hepsi üzerinden kurar ve geliştirir. Bir sanatçı, edebiyatçı için de şüphesiz bu yol, yöntem, araç yazıdır, sanat ve edebiyat dilidir. Bu nedenle de her yazarın dünya görüşü, eserinin varlığıyla boy ölçüşecek kadar önem arz eder.

Bir yazar veya sanatçı için dünya görüşü kavramının, bu kavramın sunduğu açının, bir tür entelektüel ve sanatçı fantezisi olmadığını, kendisinin ve eserinin var oluşuyla ilgili çok temel, zorunlu ve bilinçli bir tercih durumu olduğunu her zaman akılda tutmak gerekir. Dünya görüşünün varlığı, yazarın, kendi -kim- olduğunu açıklaması anlamına gelir. Yine bir anlamda da eserinin içeriğiyle birlikte yaptığı kimlik bildirimi anlamını taşır. Aksi takdirde kendisinin sanat yaratımı sırasında ısrarla sorduğu sorular da verdiği cevaplar da yaptığı kazı da hem öznesiz hem kimliksiz hem de anlamsız kalacaktır. Dünya görüşü, yazarın, sanatçının birilerinden ödünç aldığı, sanatın ve edebiyatın iğreti, geçici bir biçimde takındığı bir aksesuar değildir.

İnsan, yaradılışı gereği dünyayı gördüğü ve algıladığı kadarıyla yetinmeme duygusuyla donatılmıştır, ona sürekli müdahale etmek ve kendince onu biçimlendirmek ister. Bunun için de mütemadiyen ve geliştirdiği çeşitli yöntemlerle, araçlarla yeniden yorumlamaya çalışır. Bu nedenle dünya görüşü dediğimiz bütüncül kavrayış, bakış açısı da dünyayı sadece öylesine, yüzeysel, üstünkörü bir görme ve algılama çabasından ibaret değil, aynı zamanda etkin, müdahil, kimi zaman da haddini bile aşabilen bir yorumlama biçimidir. Böyle bir işleve sahip olmayan dünya görüşü, zaten hayatın insanın önüne sürdüğü sayısız ihtimaller karşısında daima edilgenliğe açık ve son derece de savunmasızdır. Böylesine bir sanatçı yaratıcılığınınsa yazının tabiatıyla asla örtüşmeyeceği açıktır. Sanat ve edebiyat, çürümenin, pasifize olmanın, kötülük odaklarıyla, iğva edici güçle uyum, uzlaşı sağlamanın ve fıtratı görmezden gelmenin örgütlendiği bir muhafazakârlık tutumu ve tarzı asla değildir; her zamanda ve her durumda eylem bildiren bir dildir. 

Hayat anlayışına, inançlarına, siyasî görüş ve düşüncelerine dair hiçbir göndermede, imada bulunmadan en genel anlamda sanatçının, yazarın bir dünya görüşüne sahip olmadan yazması, sanatını icra etmesi mümkün olabilir mi? Yazar sözcüğünün anlamını ve yazının alanını daha da daraltarak sadece edebiyata -şiir, öykü, roman, tiyatro, deneme, eleştiri gibi- hasrederek düşünmek istediğimizde bile, yine de bir dünya görüşü olmadan yazabilen yazarın olabileceğini söylemek mümkün müdür? Şüphesiz bu soru şöyle de sorulabilir: Apolitik bir duruşa sahip yazarların, sanatçıların, siyasal tercihlerde bulunmayan veya siyasal tercihlerini belli etmeyen, belki bazı nedenlerle edemeyen -tercihlerini yazdıklarında göremediğimiz- yazarların tutumları, onların bir dünya görüşlerinin olmadığı anlamına gelir mi? Burada, yani yazma cesaretinde bulunan yazarın apolitik duruşunda bir sorun yok mu? Tabii ki var. Böyle olmakla birlikte asıl sorun, dünya görüşüne sahip olmayan yazarın, sanatçının olamayacağı gerçekliğidir. Bütün bunlarsa yazarın, sanatçının ontolojik bağlamda bilinçli, kimlikli, kişilikli, ferasetli duruşuyla somut hâle gelir ve ancak böylesi kişilerin yazdıklarıyla ilişkilendirilerek derin, evrensel ve kapsamlı bağlar kurulabilir. Sanatçı, yazar özne, eylemi gereği asla flû veya gölge bir kişilik değildir. Zaten bizim yazıyla ilgili geleneğimizde, kültürümüzde kalem tutan ele yapılan övgünün ve verilen değerin anlamı da burada değil midir? Ancak bu yazarlar ve sanatçılar hem eserlerini hem kendilerini hem de muhataplarını ortak bir geleceğe taşıyabilirler.

Toplumsal, siyasal çalkantıların, siyasal devrimlerin, askerî ve siyasal darbelerin olduğu dönemlerde bir eleştiri ve eksiklik olarak dile getirilen ve siyasal edebiyat olarak tanımlanan edebiyat eserlerinin ve bu eserlerin yazarlarının, yukarıdaki soruları hiç de olumlu anlamda cevaplamaya yetmediği haklı ve yaygın bir kanaattir. Şüphesiz yetmeyeceği de açıktır. Çünkü birbirinden çok farklı iki yaklaşım ve iki ayrı -genel olarak da birbirinin aleyhine işleyen- bakış açısı söz konusudur burada. Siyasal bir araç olarak kurgulanıp yazılan bir eserin ne denli edebiyat ve sanat eseri olduğu tartışmasıyla, aynı veya benzer bir eserin bir dünya görüşü açısıyla yazılıp yazılamadığı da bir o kadar önemli bir tartışma konusudur. İlk anda sanılabileceği gibi burada bir çelişkiden daha çok, birbiriyle sık sık kesişen, çatışan iki ayrı edebiyat ve sanat sorunu söz konusudur. Yazarın, sanatçının, ancak sağlam bir dünya görüşüne sahip olmasıyla ve hiçbir korkuya, çekinceye kapılmadan eserinin ufkunu bu görüngeyle kurup kurgulamasıyla, söz konusu kesişme, çatışma durumlarından hasarsız çıkmasını sağlar.

Yazarın dünya görüşü, edebiyat ve sanat eserine nasıl yansır? Bunu kimi sanat eserleri üzerinden konuşabilir, görebiliriz elbet. Ancak bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için bu da yetmez. Çünkü sadece sanatçının sanatını doğru yapmasıyla başarılmış sayılamaz, aynı zamanda sanat eserinin bu özelliğinin -sağlam bir dünya görüşüne yaslı olduğunun- muhatabı tarafından da doğru görülmesi ve doğru değerlendirmesiyle mümkün olabilir. Değilse sanat eseri değerinden bir şey yitirmemekle birlikte sadece boşluğa bakar. Bu aynı zamanda bizim, sanat eserinin muhatabının, okurunun da -mutlaka aynı yönde olması gerekmemekle birlikte- zorunlu olarak sağlam bir dünya görüşüne sahip olması gerektiğini düşünmemizi sağlıyor. Çünkü sözün ve yazının -genel anlamda her sanat eserinin- erimini ancak iki ucundan tutup birbirine yaklaştırarak ontolojik bir bütünlük kurabiliriz; tek taraflı tutup ters istikamette sürükleyerek değil. Yazar özneyle okur özne, el birliğiyle ve göz göze gelip bakışarak örer ve yükseltirler sanat, edebiyat ve düşünce yapısının duvarını. Birbirlerini tamamlamakla birlikte elbette her ikisinin de hâlleri başka başkadır. Her sanat eserinin merkezinde, dünya görüşü kavramının çerçevelediği bir bağlam mutlaka olur. Bu bağlam, kimilerinin sanatçının ve sanat eserinin derdi, kimilerinin sorunu, kimilerinin de insan, toplum, varlık, inanç, siyasa ve ideoloji gibi kavramlarla tanımlayıp anlamaya, anlatmaya ve yorumlamaya çalıştığı bütünlük gerçekleşir. Bu bağlam ve bütünlükten yoksun hiçbir sanat, edebiyat eseri, bize bir dünya görüşü görüngesi, ufku ve aydınlığı sunamaz.

Dostoyevski’nin Karamozov Kardeşler’ini, Tostoy’un Diriliş’ini her iki büyük yazarın da bütün yazdıklarının merkezine koyduğumuzda diğer büyük eserlerinin her biriyle insanlığın ruh ve hayat macerasının bütünlüğüne ayrı ayrı girip çıkabilir, bu bütünlük içinde baş dönmesi ve sarsıntılarla dolaşabiliriz. Herman Hesse’in Boncuk Oyunu merkezinde ördüğü insanın bata çıka insan olma macerasının bütün öykü, roman ve denemelerinde nasıl bir bütünlüğe ulaşabildiğini pekâlâ görebiliriz. Tanpınar’ın romandan denemeye ve edebiyat tarihine kadar bütünüyle yazdıklarının merkezinde yer alan, tartışmasız batılaşmalıyız ama nasıl batılaşmalıyız, sorusunu ve sorununu sadece Huzur’un Suat’ı ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı üzerinden okumak, görmek, tartışmak ve düşünmek mümkündür. Necip Fazıl’ın düşünce, siyasa, sanat, edebiyat ve bir kavga insanı kimliğinin ve başlı başına bir kütüphane çapında verdiği eserlerinin tamamının merkezindeki bir dünya görüşü bağlamını da onun sadece Çile şiiri ve Bir Adam Yaratmak adlı tiyatro eserinin taşıdığı insanoğlunun var olup olamama sancısıyla kurduğunu görebiliriz. Sezai Karakoç’un bu bütünlüğü ve bu bağlamı, insanın, insanlığın ölümden önce dirilişi gerçekleştirme bilinci, Nuri Pakdil’inse yaradılış terazisinin hassas dilini kuran, dengeleyen korku ile umut arasında -beyne’l- havfı ve’r-recâ- soylu bir hesaplaşma zorunluluğu merkezli kurdukları örnekler hâlâ gündemimizde, önümüzde yol gösterici olarak duruyor. “Mehmet Âkif’i okudum (Safahat’ı). Adamın gücüne, sevgisine hayran oldum. Şimdiye kadar böyle gerçekten imanlı bir adama rastlamamıştım,” diyen ve yaradılışın cilvesi olarak Âkif’in öldüğü yıllarda doğup yaşamaya başlayan Oğuz Atay’a bakılırsa, her soy sanatçının dünyayı farklı paradigmayla da olsa aynı duyarlıkla, aynı yönde gördüklerine tanık oluruz: Tarihî bir anafora sürüklenen Türkiye’nin ruhunu Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar romanlarıyla âdeta çırpınırcasına arayan -gücüne, inancına, sevgisine hayran olduğu Âkif’in Safahat’ındaki canhıraş çığlığı, feryadı ve figanı, tabii bir simge olarak da Bülbül’ü hatırlayalım- Oğuz Atay’ın dünya görüşü ne denli kuşatıcı ve net değil mi? Bir yazarı ve sanat, edebiyat eserini değerli, kalıcı hâle getiren de bu kuşatıcı ve net görüştür.

Bu sanatçıların, yazarların dünya görüşleri, -kimilerinin sandığı ve korktuğu gibi- hiçbir zaman eserlerinin sanat ve edebiyat değerlerinin önüne geçmedi, gölgelemedi, aksine onların hem kendi zamanlarında hem de kendilerinden sonra, gelecekte yaşamalarını sağladı. Bu da bize, evrensel anlamda, bir dünya görüşüne sahip sanatçıların seslerinin ne denli gür ve ufuk açıcı bir koro, rengârenk bir gökkuşağı oluşturabildiğini gösterir.

1 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Ekin Y. 1997 Ankara.

2 Yaşar Çağbayır, Büyük Türkçe Sözlük, TİKA – Ötüken Neşriyat, 2016 İstanbul.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir