YAZMAK BAHANE


Hepimiz yitiğimizi arıyoruz aslında. Yazmak bahane.

Bizden öncekilerin bulamadığı, bizim de hiçbir zaman bulamayacak olduğumuz yitiğimizi. Yazmak bu yüzden bahane.

Dünyaya gelirken arkada bıraktığımız bağı bahçeyi özlüyoruz, geldiğimiz yere geri dönmek istiyoruz belki de. Yazmak bu yüzden de bahane.

Bunu Mevlana gibi dile getirip “ayrılık”tan şikâyet edemiyoruz, dolaylı yollara sapıyoruz sürekli. Fakat aslında yazarak dünyadaki iflah olmaz huzursuzluğumuzu dindirmeye çalışıyoruz. Ne yapsak, ne etsek yatışmayacak olan huzursuzluğumuzu yazıyla örtüyoruz. Gerçekten örtebiliyor muyuz? Bundan hiç de emin değilim. Çünkü yazmak bir türlü kendisinden emin olamadığımız bir eylem. Bir tekinsizlik hali, uzayıp giden bir kuşkular zinciri. Sonu yok. Her yazar ve her şair, uzayıp giden bu zincire kendi eğip büktüğü bir halkayı ekliyor, o kadar. Her yazı ve her şiir, zincire eklenen bir halka sadece.

Yazarak muammamızı çözmeye çalışıyoruz. Biz çözmeye çalıştıkça kartopu gibi büyüyor muamma, yuvarlanıp gidiyor önümüz sıra, önüne geleni kendine katıyor. Denkleme yeni bilinmezler ekleniyor durmadan. Ufuk, biz yaklaştıkça uzaklaşıyor bizden; ötelere, ta ötelere gidiyor. Yine de koşuyoruz ardından bin bir umutla ama yakalayamıyoruz onu bir türlü, tam elimizi uzattığımızda… 

İnsan olmak bir yarımlık hikâyesi değil mi? Öbür yarımızı bulduğumuzda dahi bir bütün olamıyoruz onunla, daha büyük bir yarımlığa terfi ediyoruz sanki. Daha büyük bir yalnızlığa. Yarımlığı ve yalnızlığı büyütüyoruz aramızda. Sonra da hep yarım ve yalnız kalıyoruz, her şeyi yarım bırakıp yapayalnız gidiyoruz buradan. Hep öksüz ve yetim kalmak gibi bir şey. Yazmak da… 

Her yazar ayrı bir anlam giydiriyor tekinsiz eylemine. Bazısı öfke diyor, bazısı intikam, bazısı dava, bazısı yara, bazısı sevgi, kimisi de ayrılık adını veriyor türküsüne. “Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm” diyor şair de bahanesine. Galiba en güzel bahanelerden birisi bu. Hepimizin bahanesi ayrı ayrı, her dağın dumanı kendine göre. 

Hepimiz dünyamızı güzelleştirecek, engebelerimizi düzleştirecek kimyayı arıyoruz. Kelimelerimiz bunun için toplanıp dağılıyor. O sihirli kelimeyi bulmaya çalışıyoruz, bulduğumuzda “puzzle”ımızı tamamlayacak o esrarlı parçayı. Bulamıyoruz onu. Telaşımız ondan, yorgunluğumuz ondan. Kafamızın karışıklığı da. Sözü bu yüzden uzatıp duruyoruz. Suyu bulandırıyoruz. Biz deryasını arayan bulanık sularız.

Biz bulanık suyuz. Akıyoruz ama…   

Aradığımız sadece bir nokta aslında, evet sadece bir (.).

Binlerce şekle ve kelimeye dönüşmüş o noktanın aslını arıyoruz. Dokunan herkesin kendi renginden bir şeyler katıp tanınmayacak hale getirdiği o asıl nokta. Eşya ve insan kalabalığı arasında o noktayı arıyoruz. Bulduklarımızın hiçbiri o nokta değil. Hepsi birbirine benziyor noktaların. Bir simülasyonun içindeyiz, her şey iç içe. Bu değil diyor diyoruz bulduklarımıza, bu biraz benziyor ama bu da değil, bu hiç değil, diyoruz sonunda. Bulduklarımızı atıyoruz sayfanın bir köşesine; kelime kelime, cümle cümle…Yığılıyor bilmece. 

O asıl noktayı bulursak susacağız ama bulamıyoruz.

Bulanlar ısrarla susanlardır her halde.

Bizse ısrarla arıyoruz. 

Bu kâinatın gecekondusuna aramaya geldik çünkü. 

Aramak güzel, yazmak bahane.

Güzel bahane.

Hem bahane hem de katharsis ama önce bahane.

Bulsaydık yazar mıydık?


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

0 Tartışmaları

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir