1.
Apdülhak Hâmit Bey ve Mehmet Emin Beyfendi… Nazım Hikmet’in karşısında yıkacak, yıkabilecek birçok “put” vardı. Hem de ne putlar… Bugünkü genç şair ise yıkacak bir put bulamıyor kendine. Şiir çünkü öyle ya da böyle kendinden önce gelenlerle çarpışmak veya anlaşmak üzerine çıkış noktası bulur. Genelde yeni bir şiir çarpışarak ortaya çıkar. İsmet Özel ve arkadaşları da böyle yapmıştı. Onların putu da İkinci Yeni şairleriydi. Hem de ne putlar… Belki de ortaya Türk şiirinin en yetkin toplumcu kuşağını çıkarmıştı bu çarpışma. Yani 20’li yaşlardaki bu çocukların önünde İkinci Yeni gibi bir “put” vardı. O putu yıkabilmek için baltasını oldukça sağlam tutmalıydı genç şairler. Öyle de yaptılar. En azından İsmet Özel ve bir yere kadar Süreyya Berfe öyle yaptı.
Zarifoğlu ise anlaştı önceki kuşakla, bu şekilde yıktı onları. Yıkmak sadece saldırmakla olmaz dedik ya, bazen de anlaşarak önceki kuşaklarla hesaplaşmaya girilir. Önceki kuşağın şiirini geliştirmek, onların eksiklerini yine onların yöntemleri ve teknikleriyle ileri bir seviyeye taşımak da önceki kuşakla hesaplaşma anlamına gelir. Zarifoğlu da İkinci Yeni’ye karşı böyle bir tavır takındı. Dönemin bireysel şairlerden sadece Zarifoğlu İkinci Yeni ile hesaplaşarak İkinci Yeni’yi ileriye taşıdı. Zaten İkinci Yeni’den sağ çıkan iki isim vardı: Zarifoğlu ve İsmet Özel.
Bizlerse, bizden bir önceki kuşağı atladık. 2000 Kuşağı değil, 90 Kuşağıydı asıl gündemimiz. Çünkü İkinci Yeni’den sona Türk şiirinin en çalışkan kuşağı 90’lardı. Ortada birçok farklı anlayış olmasına rağmen hepsi hayatının göbeğine koymuştu şiiri. Hataların da günahların da sebebi büyük oranda buydu: Şiiri hayatın göbeğine koymak. Biz, işte, şiiri her şeyin önüne koyan bu kuşakla varmaya çalıştık iyi şiire. En azından çıkış yıllarımızda. Bu kuşaktan birçok şey öğrendik. Bu kuşakla birçok noktada çarpıştık. Kendi adıma bir yandan popülist ve tekno-şiirle mücadele ederken; bir yandan da neo-epik, hece ve yeni biçimci şiirin olanakları üzerinde uzun uzun durdum, düşündüm ve yararlandım.
2000 Kuşağı ise bütünlüklü bir poetik tavır takınamadı. Bütünlüklü derken tek sesten, ortak çıkıştan, bildirilerden bahsetmiyorum. 90 Kuşağı dünyalık işlerini şiirin ve poetikanın önüne geçirmemişti. Bugün birçoğunun ne iş yaptığını bile bilmeyiz. Ama 2000 Kuşağı dünyalık işleriyle sürekli gündemimizdeler. Hatta bu dünyalık işler onların şairlik kimliğinin bile önüne geçmiş durumda. 90 Kuşağı poetika yazdı, eleştiri yazdı. Eforunu, gücünü ona ayırdı. Bizler de şiire verilen değer, çaba ve hayatiyet anlamında doğal olarak 90’lara vardık. 2000’lerde yıkacak put bulamadık. Ortada poetika yoktu.
2.
Putları Yıkıyoruz kampanyasının planlı ve programlı köklerini ise ilk kez Yunus Emre’de görürüz. Yunus’un da herhangi bir çevrimi ve entelektüel karşılığı olmadan (hatta 16. yüzyılı hatırlayın; divanları, mecmuaları, meclisleri vs. Yunus şiirinin nasıl küçümsendiği hatırlayın) Türkçeye yönelmesi, bunda diretmesi elbette planlı, programlı ve bilinçli bir şeydi. Türkçe’nin en büyük put yıkıcısı bu yüzden Yunus’tur. Karşısında koca bir Arap ve Acem yazılı edebiyatı, geleneği vardı. Bu toplamı ilk ve derinden sarsan Yunus oldu. Ama tarihsel süreçten anladığımız kadarıyla uzun zaman tek başınaydı. Tek başına yıkmaya çalıştığı/yıktığı putlara bakar mısınız Yunus’un… Bizdeki put yıkma geleneği Yunus’a kadar gider yani. Mesela Türki-i Basit bir put yıkma girişimi değildi. Bir reformdu belki. Ama kayda değerdi. Sonra ne mi oldu? İşte Namık Kemal’e, Akif’e kadar geldi iş. Oradan da Nazım Hikmet’e ulaştı. Nazım Hikmet, şiirin metinde başlayıp metinde bittiğine inanmıyordu. Eğer böyle bir inancı olsaydı put kırma işine hiç girmezdi. Türkiye gibi bir hassasiyeti, derdi olmazdı. Poetik ve politik hassasiyet birdi onun için. Poetikası politikasına götürdü onu. Günün sonunda vatandaşlıktan atılmasına yol açtı bu tavır.
Yıkılacak ilk put olan Hâmid’in, Nazım Hikmet’inki gibi bir derdi yoktu örneğin. Hâmid poetikayı önceledi ancak o poetikada Türkiye yoktu. İkinci put Mehmet Emin ise Türkiye’yi önceledi fakat onda da poetika yoktu. Put yıkma ihtiyacı işte bu ayrılığa karşı bir eylemdi. Şiiri (poetika ve politikayı yani) tek bir yol üzerine kurmak istiyordu Nazım. Bu inancı ve Türkiye hassasiyeti sadece poetik değil, politik anlamda da put yıkmaya kadar vardı. Çünkü Nazım’ın karşısında “sıradan” şairler yoktu. Büyükelçiydiler, milletvekiliydiler; biri Dâhi-i Âzam diğeri Milli Şair’di. Bu anlamıyla Nazım Hikmet’in, vatandaşlığına neden olan Putları Yıkıyoruz kampanyası, Cumhuriyet döneminin en sivil işlerinden biridir. Çünkü Nazım, bu gibi unvanlar üzerinden Hâmid ve Mehmet Emin’e saldırarak, imparatorluk devirlerindeki sınıfsal ve toplumsal ayrılıkları, bu ayrılıklara dair sistemleri ve düşünceleri yıkmaya çalışıyordu. Aslında bu, tam anlamıyla ulus-devletin bir getirisidir, düşünüş tarzıdır ve sonucudur. Bu tür sınıfsal ve toplumsal ayrılık ve farklılıklar Cumhuriyet döneminde önce siyaset alanında yıkılmak istenmişti. Nazım ise bunu, edebiyat kamusu/ortamı/kanonunda yapmaya çalışmıştı. Şüphesiz Nazım bunu edebiyat alanında başarmıştı. Fakat siyasi arenada da bir sivilleşme görmemiz için, Nazım’a vatandaşlığının geri verildiği günleri görmemiz gerekecekti. Yani bugünleri. Nazım’ın şiirde yaptığı sivilleşmeyi bizler siyaset arenasında ancak son yirmi yılda görebildik, görüyoruz.
Nazım Hikmet’in kampanyası sadece poetik bir tavır değildi. Çünkü Nazım, şiiri, metinde başlayıp metinde biten bir şey olarak görmüyordu. Ne şiir ne “kâat” ne de kitap bir objeydi. Şiir demek Türkiye, Türkiye demek şiirdi ona göre. Kendi alınyazısını Türkiye’den, Türkiye’nin kaderini ise şiirden gayri görmüyordu. O yüzden, yeniliğin ve gelişimin tekno-iş’lerden geçtiğine inanılan 2020’li yıllarda, Nazım’ın ve kampanyasının bu denli az anılması, üzerinde neredeyse hiç düşülmemesi ve gündem olmaması çok olağan geliyor bana. Nazım’ın çıkışı, tekno-iş’ler ve “evrensel” kakofoniler için riskli alandır çünkü. Nazım, Lale Müldür gibi, “bizim barbar imajımızı” düşünmedi hiç. Evrensel şiire varmak gibi bir kaygısı yoktu. Ama yerel de değildi. SSCB’ye gittiğinde Türklüğünü dile getiriyordu. Hem o dönemin sosyalistleri hem de bugünün neoliberal solcuları için Nazım’ın bu tavrı çok da anlaşılır bir şey değildi. Bu yüzden Nazım’ın Putları Yıkıyoruz yazılarındaki “beynelmilel” ve “mahalli” vurgularını, “milletin sanatkârı” diye tarif ettiği bir şair türünü ortaya çıkarmak için kullandığını anlamamız gerekiyor. Ona göre şair, beynelmilel ve mahalli arasında; “mensup olduğu milleti” yani kendi halkı ile ülkesini düşündükçe ve yine “mensup olduğu milletin içinde bulunduğu içtimai inkişaf merhalesini” yükselttikçe milletin sanatkârı sayılabilir. Kısacası Nazım bura’lı olmaktan bahsediyordu.
Evet, Putları Yıkıyoruz Türk şiirinin sivilleşmesindeki en önemli işlerden biriydi. Belki biçim ve duyuş olarak Nazım’ın şiiri sürmüyor ama, Putları Yıkıyoruz, sivilleşme ve şiir ile Türkiye’yi eş tutma bağlamında o ilk günden beri Türk şiirini şekillendiren en önemli kampanya oldu. Bu bakımdan Nazım’ı plastik sanatlarla ve bazı Batılı akımlarla okumaya çalışmak yaptığı/yapmaya çalıştığı işleri hiç anlamamak anlamına gelir.
Nazım Hikmet, evrensel’e ve yeryüzü’ne karşı kulağını yaşadığı topraklara yapıştırmış şairlerdendi. Böyle olduğu için ona Türk vatandaşlığını geri vermek de küreselliğe ve yerelliğe karşı, kulağını yaşadığı topraklara yapıştıran bir siyasi iktidara nasip oldu. Artık Nazım Hikmet’in yeryüzü şairi olmadığını da hain olmadığını da yüksek sesle söyleyebiliyoruz.
O zaman aşk u şevk ile bir dahi: Ne yeryüzü ne yerellik!

düşündürücü bir metindi