Yolunu Kaybeden


Nefes nefese koşuyordu. Heyecandan kalbi deli gibi atıyor, susuzluktan yanan dili ağzından sarkıyordu. Etrafındaki ağaçlar rüzgârla sarsılıyor, üzerine düşen incir ve zeytinleri gövdesine atılan taşlar zannediyordu. O koştukça rüzgâr hızlanıyor, rüzgâr hızlandıkça o daha hızlı koşuyordu. Soluğu tükendiğinde, hâlâ taş atan var mı diye dönüp baktı arkasına. Ama kimse yoktu. Rahatladı, durdu ve nefes aldı. Soluklandı iyice. Sonra kafasını kaldırdı. Gecenin karanlığı bastırmıştı ve o, tanımadığı bir şehrin kapısında dikiliyordu. Hâlbuki biraz önce gündüz olduğuna yemin edebilirdi. Bir önüne baktı, bir arkasına. Önünde surların ortasında devasa bir kapı, arkasında karanlık orman. Geriye dönsem mi diye düşündü bir an için ama ya hâlâ oradalarsa! Ellerinde evladının kanlı gömleğini tutan, ağlamaktan kör olmuş bir adamın yanında üzerine taş atanlar “Bu kurt!” demişlerdi onu göstererek. “Kardeşimizi öldürüp parçalayan işte bu!” Hâlbuki kurt bile değildi o. Sadece yolunu kaybeden bir köpekti.
Kapıdan içeri girdi köpek. Sokaklar bomboştu. Buzlu beyaz bir küre gibi parlayan dolunayın ışığı aydınlatıyordu önünü. O yolda ilerledi ağır ağır. Bir su birikintisi bulunca durdu. Dilini daldırdı içine ve kana kana içmeye başladı. İçtikçe kaybetti kendini. İçtikçe içesi geldi…

Yolunu mu kaybettin?
Aniden kaldırdı kafasını, sular saçıldı etrafa.

Kim o! dedi havlayarak. Bekledi biraz, cevap gelmedi. Düşündü sonra. Evet, dedi havlayarak. Yolumu kaybettim.
Kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi ses:

O zaman doğru yere geldin.
Kulaklarını dikti köpek. Sesin nerden geldiğini anlamaya çalıştı. Havlayarak cevap verdi ona:

Neredesin?
Yanıt gelmedi. Köpek ısrarla havladı birkaç kez daha ama havlaması şehrin sokaklarında yankılanıp geri döndü. Ani bir rüzgâr esti yankısının ardından. Tüylerini dikti ve kulak kabarttı. Bir ara uzaklardan tok bir ses işitti sadece, bir asa ya da sopanın yere çarpması gibiydi, sonra da garip bir kuşun ötüşünü duydu. Tanımıştı, bu bir hüdhüd kuşuydu. Gecenin ortasında uzak diyarlardan haberler anlatıyor, garip rüzgâr onun sesini taşıyordu. Sonra birden kesildi hepsi. Kafasını eğdi köpek, su birikintisindeki yansımasına baktı öylece ve koşmaya başladı. Onunla konuşan seste bir şey vardı, yıllar önce kaybettiği sahibinin sesinde olan bir şey, onu çağıran, huzur veren. Bu yüzden koştu. Taş evlerin arasındaki dar sokaklarda, taş kemerlerin altındaki kaldırımlarda, merdivenlere çıkıp inerek koştu. Ta ki bir hurma ağacının dibine gelene kadar. Orada durması gerektiğini hissetti ve durdu. Hurma ağacının arkasında ellerinde yeni doğmuş bebeğiyle dua eden bir kadın vardı.

Sen miydin? dedi köpek havlayarak.
Kadın eliyle sus işareti yaptı. Ama köpek anlamadı. Onun gözlerinde endişeli, bitkin ama yine de huzurlu bir ifade bulmuştu ve bu da sahibini hatırlatıyordu ona, o yüzden havladı durdu heyecanına yenik düşerek. Kadınsa bir yandan ağlayan bebeğini sallayarak susturmaya çalışıyor bir yandan ona susması gerektiğini gösteriyordu ama köpek anlamıyordu işte. Ağlayan bir bebeğin yanında ne yapmaması gerektiğini bilmiyordu. Sonra havlamaların arasına başka sesler karıştı. Bağırtılar, çığlıklar, inlemeler… Ama o, bunların hiçbirini duymuyordu. Köpek, duyduğu o huzurlu sesin peşindeydi ve bunun hurma ağacının arkasındaki kadından geldiğine dair güçlü hisleri vardı. Havladı tekrar: “Sen misin?” diye. Ama giderek yaklaşan inlemelerin yanında havlaması duyulmadı bile. Ayağının altında akıp giden bir şey hissetti köpek ve o zaman durdu. Dehşetle baktı yere, arkasından yükselen gürültüye kulak kabarttı ve usulca döndü. Yerdeki kan, üzerine doğru yürüyen zırhlar içindeki adamın her yerini kırmızıya boyamıştı. Köpek hırlamaya, dişlerini gösterip zırhlı adamın üzerine atlamaya hazırlanıyordu ki vazgeçti. Korktu belki, belki onu yenemeyeceğini düşündü, belki her ikisi de. Yanından geçip giden adama havlamakla yetindi sadece. Zırhlı adam onu aşıp hurma ağacına yöneldiğinde koşmaya başladı köpek. Bir an önce oradan uzaklaşmalıydı. Ama yolda gördükleri, cesetler… Gözlerini kapattı ve öyle koştu köpek. Şehirden çıkana kadar hiç durmadan.
Gözlerini açtığında gündüz olmuştu. Hâlbuki biraz önce gece olduğuna yemin edebilirdi. Şehrin epey dışına çıkmış, ormanın etrafında dolanıp surları uzaktan gördüğü bir araziye varmıştı ki, yanından geçen atlarla irkildi. Bir ordu ilerliyordu şehre. Atların üzerinde süvariler, arkalarında piyadeler, ağır ağır kararlılıkla ilerliyorlardı. Onların da zırhları vardı ama içinden bir ses korkmaması gerektiğini söylüyordu. Ordunun yanından ileriye doğru koştu. Piyadeleri, süvarileri geçip en öne geldiğinde atının üzerinde ağır ağır ilerleyen bir hükümdar buldu.

Sen miydin? dedi havlayarak.
Hükümdar kafasını eğip baktı köpeğe. Ciddi yüzünde bir gülümseme belirdi.

Sendin değil mi? dedi bu sefer köpek farklı bir şekilde.
Ama hükümdar gülümsemekle yetindi sadece. Yıllardır bu ifadeye hasret kalmıştı yüzü. Ciddiyetini sorgulayanlara bu işgal burada oldukça nasıl gülebilirim ki demişti ama şimdi hedef önündeydi ve bunun şükrüyle yıllar sonra gülümsedi. Ancak hemen sonra kaldırdı başını, yüzünü tekrar o eski ciddiyet bürüdü ve kararlılıkla yaklaştığı şehre doğru baktı. Bir şey gördü o an köpek. Surların arkasında, şehrin öbür ucunda yerden göğe doğru yükselen bir ışık. Anlık bir şeydi bu. Ondan başka kimse görmemiş gibiydi. Oysa onda uyandırdığı his gizemli sesin hissettirdiğiyle aynıydı. Kimsenin bu ışığa tepki vermemesi şüpheye düşürdü başta onu. Ama sonra görmüş olma ihtimaline dayandı ve hükümdarın kararlılığıyla koşmaya başladı. Ordunun önüne atlayıp surlara doğru ilerledi. Surların tepesinde emir bekleyen okçular, deli gibi koşan bu köpeğe anlam veremediler, “Vuralım mı?” diye söylendi içlerinden biri ama kimseden emir gelmeyince mecbur beklediler. Köpek şehrin kapısına vardığında bir an için durmak zorunda kaldı. Ama sonra kapı çatırdayarak açılmaya başladı ve az sonra içinden atın üzerinde zırhlı bir adam çıktı. Köpek hızla onun yanından geçip içeri daldı ve şehrin sokaklarında koşmaya devam etti. Ne askerler önemsedi onu ne şehirde yaşayan halk. Durmadan koştu. Işığın geldiği yere yaklaşırken hareketsiz bulutlar bir anda hareketlendi ama o bunu fark etmedi. Binalar yapıldı, binalar yıkıldı, ama o bunların hiçbirini fark etmedi. Güneş alçalıp yükseldi. Onu ay takip etti. Günler birbirini kovalayıp durdu ve köpek koşmaya devam etti. En sonunda ışığın geldiği yere ulaştığında durdu köpek ve o zaman güneş de durdu. En tepede bütün şehri aydınlatıyor, sarı bir kubbeden yansıyıp köpeğin üzerine düşüyordu.
Ağır ağır ilerledi köpek. Önündeki merdivenleri çıktığında, güneşin yansıdığı sarı kubbe, mavi çinilerle kaplı sekizgen bir yapının çatısına dönüştü. Işığın geldiği yer bir meydana, onunla konuşan ses burada binlerce insana dönüştü. Kuyruğunu salladı. Doğru yere gelmişti, öyle hissediyordu. Ağır ağır ilerleyerek mahşerî kalabalığın arasına karıştı. Birbiriyle konuşan insanlara bakıyor, dua eden insanların yanından geçiyor, ileride bir mescidin önünde namaz kılanları uzaktan gözlüyordu. Havlayıp havlamamak arasında gidip gelirken, kuyruğu da heyecanla bir sağa bir sola sallanıyordu. Sonra herkesin tek tek yüzüne bakmaya başladı köpek, bu şekilde aradığı kişi olup olmadığını tahmin etmeye çalışacaktı. Şaşkın şaşkın kuyruğunu sallayarak yürüyor, birisinin önüne geldiğinde dilini çıkartıp başını kaldırıyor ve heyecanla adamın yüzüne bakıyordu. Ama sonra kafasını indirip mahzunca ilerliyor ve birkaç adım ötede bir diğerine bakıyordu. Onun bu hâlini fark eden bir çocuk yaklaştı köpeğin yanına.

Hey anne şuna bak!
Kalabalıkta duymadı anne onu. Çocuk çoktan yanından uzaklaşmış, köpeğin başını okşamaya başlamıştı.

Sen miydin? dedi köpek havlayarak.
Çocuk anlamadı bunu. Ama korkmadı da. Uslu bir köpekti o. Boynunda tasması yoktu. Yanında polis ya da asker yoktu. Korkması gereken köpeklerden farklıydı. Yolunu kaybetmişti belli ki. Ama böyle başıboş nasıl gelmişti buraya kadar? Bütün o kapılardan nasıl geçmiş ya da bütün o duvarlardan nasıl atlamıştı? Çok güçlü bir köpek olmalıydı. Şimdi neşeyle ağzından sarkan dilinin aksine kuvvetli dişleri olmalıydı askerleri alt etmek için. Ya da şimdi paytak paytak sallanan kuyruğunun aksine güçlü bacakları olmalıydı metrelerce duvarın üzerinden atlayabilmek için. “Vay be!” dedi çocuk onun başını okşarken. “Böyle bir köpeğim olmalı!”
Tekrar havladı köpek, bu sefer bir şey demeden. Sadece tek bir “Hav!” Ne fazla yüksek ne fazla alçak olan pürüzsüz bir sesle havladı. Uzun yorgunluğunun ardından bulduğu huzurla havladı. Şehre ilk girdiğinde onunla konuşan gizemli sesin çağrısıyla, hurma ağacının arkasındaki kadının bakışlarındaki acıyla, atının üzerinde şehre doğru ilerleyen hükümdarın yüzündeki o bir anlık gülümseyişle havladı. Bütün bunları başını okşayan küçük çocuğun ellerinde buldu köpek. O eller hiç çekilmesin diye havladı.
Çekildi eller. Birden. Bıçak gibi keskin çekildi başından ve çocuğun iki yanına düştü. Sonra çocuk da düştü önüne köpeğin. Hurma ağacına yürüyen zırhlı adamın üzerindeki kanla düştü. Dondu köpek. Konuşan insanların sözleri, dua eden insanların aminleri, namaz kılan insanların sureleri de dondu. Bütün bunlara sebep olan silah ateşlendi tekrar ve o bir anlık ölüm durgunluğu yerini ani bir karmaşaya bıraktı. Saflar bozuldu, dualar kesildi, konuşmalar bağırtılara, sonra da sloganlara dönüştü. Bütün bunların arasında bir anne, telaşla kaybolan çocuğunu bulmaya çabalıyordu.
Şokun etkisinden kurtulunca köpek ağlamaya başladı. Hüznünden kaynaklandığını zannetti bunun ama üzerlerine atılan yoğun gaz bulutları önce davranmıştı. Fırladı yerinden. Ağlayan, bağıran, çarpışan kalabalığın arasında nereye gittiğini bilmeden koştu. Yanan gözlerini açamıyor, ağlamasını durduramıyordu. Sadece deli gibi koşuyor, sürekli birilerine çarpıyordu. Biraz yalpalayıp koşmaya devam ediyordu ki bir silah kabzasıyla vurdular ona. “Bu kurt!” dediler onu göstererek. “Askerlerimize saldırıp yaralayan işte bu!” Zar zor açtığı gözleriyle gördü onları. Ellerindeki silahları, ayaklarındaki postalları gördü. “Hayır!” diye havlamak istedi ama cılız bir hırıltı duyuldu sadece. Hâlbuki kurt bile değildi o. Sadece yolunu kaybeden bir köpekti.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Ali Murat Binark’ın öyküleri sihir gibi. Etkiliyor, sarsıyor, insanı hikayenin içine çekiyor, kurtulamıyorsunuz.
    Allah kalemine güç versin Ali Murat.