YÜRÜMENİN GRAMERİ


Çoktandır yürümeye çalışıyorum. Pandemide uzun süre evde mahsur kaldığımızdan, o günden bu yana, o uzun ev hapsinin intikamını alırcasına saat ve mesafe gözetmeksizin yürüyerek gidilebilecek her yere, “Oraya kadar yürünür mü?” cümlesine takılmadan, yürüyorum.

Yalnız ve kendimle, kendi kalabalığımla (İnsan sadece kendi kalabalığına tahammül edebilir çünkü.), kendi adımlarımla, kendimle konuşarak, kendime doğru yol alarak. Pratik bir amaç ve fayda ummadan, dalgın ve özgürce. Faydasız bir güzelliğe dalıp gider gibi; çağla çiçeğini koklar gibi, bahar yağmurlarında ıslanır gibi. Yürümeyi öğreniyorum evet, belki de yaşamayı…

Yürümek sadece yol almak değil benim için, yolda olmak. İçimdeki uçsuz bucaksız mesafeleri, ormanları, patikaları arşınlamak; dağları, ovaları, vadileri kucaklamak; börtü böceği selamlamak. Metrelerle ölçülemeyecek yerlere varmak. Kendime bakmak, kendimden ötelere. Temaşa etmek evet, temaşa etmek. 

“Her yol kişiye varıyor sonunda, kişinin kendisine.” diyor Oruç Aruoba, benimkisi de biraz öyle sayılır. Yürüyüşüm kendimde başlıyor kendimde bitiyor, daha doğrusu hiç bitmiyor, her yürüyüş yeni yollara açıyor beni, yeni başlangıçlara… 

Yürümek dışa doğru değil içe doğru bir eylem. Yürürken dışarıyla olan bağlantımız kopuyor, içimizin derinlerine inip çıkıyoruz. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’ta vurguladığı gibi dalıp giderek, “dışarda görünüp içeride” kayboluyoruz. Yürürken içimizde kimselere rastlamıyoruz çünkü. Rilke’nin, Genç Bir Şaire Mektuplar’ında Herr Kappus’a öğüdüne benzer şekilde, içimizde kimselere rastlamadan saatlerce dolaşıyoruz. Ne muhteşem özgürlük! Ne muhteşem ustalık! Bundan daha büyük bir buluş olabilir mi? Sanmıyorum.

Sessiz bir ortamda, ağaçların ve kuşların şarkısına eşlik ederek yapılan yürüyüşün insana bahşettiği huzuru başka ne verebilir? Güneşin doğuşuna ya da batışına şahitlik ederek yapılan yürüyüşlerin terapötik etkisini başka nerede bulabiliriz? 

Yürüyüş ne zaman doktorların reçetesine girecek? Merak ediyorum.  

Yürürken insanın zihnindeki kara bulutlar dağılıyor, ruh ve beden ahenkli bir bütün haline geliyor; içimiz varoluş sevinciyle doluyor. Var olmak yürürken daha güzel, daha esrarlı, daha şiirsel bir şey diyoruz. İnsan zihnine üşüşen kasveti, kötü düşünceleri, umutsuzlukları silkeleyip atmanın en güzel yolunun yürümek olduğunu söylesem, inanan olur mu?

“Sadece yürürken akla gelen düşünceler değerlidir.” diyen Nietzsche ne kadar da haklı. Yürümek bizi hep değerli olana, güzele ve güzelliğe açıyor, estetik bir varlık yapıyor. Aristoteles’in yürüyerek yaptığı felsefeyi, o felsefi yürüyüşleri anlıyorsunuz; Kant’ın her gün aynı saatte Königsberg sokaklarında niçin yürüdüğünü ve elbette Rousseau’nun Fransa’yı baştan sona kat eden gezginliğini. Yürümenin ruha açtığı ufukta değerli fikirler parıldıyor sadece. Yürürken vecd halinde mistik ve metafizik bir alana giriyoruz sanki. Varlıkla kucaklaşıyoruz. Varlığın eşsiz müziğine tanık oluyoruz. 

Kendi efkârınızla yürüyüp gittiğiniz efkârlı yürüyüşler de var tabii. Dünyanın bunca güzelliğine rağmen ölümün kaçınılmazlığı sarsıyor insanı. Bir gün her şeyi bırakıp gidecek olmanız. Sağlam sandığınız her şeyin aslında pamuk ipliğine bağlı olması. Kaçınılmaz son. Yürüyüşünüze eşlik eden o buruk fanilik duygusu. Yaşamınızı bir anda acılaştıran ekşi tat. Büyük harfli Hüzün. Belki de ciddiye alınacak tek gerçek. Böylesi zamanlarda “yolun sonu”nu gören türküler mırıldanarak yavaş yavaş yürüyorsunuz. Ayak uçlarınıza basarak, sanki ölüme duyurmadan, ölümü uyandırmadan. Türkülerin duaya dönüştüğü o tılsımlı anda… 

 Sonra bilge Kierkegaard’ın sözleri çınlıyor kulağınızda: “Her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme… Yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile.” Yenidenayaklarınıza canlılık geliyor, kalbinize şevk. Hayatın hüzünlü müziğini kabullenerek yolunuza devam ediyorsunuz. Kendi yolunuzu kendi içinizde bulabilmek için, yeniden…

Zaten bütün yürüyüşler kendi yolumuzu bulmak için değil midir?

Kendi yolumuzu bulamamışsak niye yürürüz ki?

Ya da yürüdüğümüz bütün yollar kendimize çıkmıyorsa neden yürüyelim?

Yürümenin gramerinden haberimiz yoksa neden?

Yoksa Oruç Aruoba’ya mı kulak verelim: “Kendi yolunu bulamayan, bütün yolları boşuna yürür.”


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Bir Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir