Toplumsal travmalar birdenbire ortaya çıkmaz. Hepsinin ardında uzun süreli bir mayalanma dönemi vardır. Tabiri caizse kör gözüne parmak, göstere göstere gelirler. Geldiklerini görmek için sosyolog, psikolog ya da uzman olmaya gerek yoktur. Biraz basiret ve bilgelik, biraz da iyi niyet ve dikkat yeterlidir.
Yeterlidir ama yine de travmalar başa gelene kadar görülmez. Bir tür sosyal körlük mani olur buna. Ne toplumun ne de yönetenlerin sinyalleri okuyup değerlendirecek vakitleri yoktur çünkü. Çok daha acil ve önemli işleri vardır onların. O yüzden büyük toplumsal krizleri hep kucağımızda bulur, sonra da nasıl unutulduğuna şahit oluruz.
Modern toplumların en bariz vasfı unutmak, hatta unuttuğunu da unutmaktır. “Üstünü örtmek” deyimiyle bir günah keçisi bulur, bunu bir marifet sayarız. Sosyolojimiz aşağı yukarı böyle işler. O yüzden acılarımız sürekli tekrarlanır, yaralarımız bir türlü iyileşmez, kemiklerimiz hep aynı yerden kırılır.
Onlarla yüzleşmeyiz çünkü yüzleşmek pahalıdır, yoğun emek ister. Bu nedenle yüzleşmekten kaçınır toplumlar. Aynaya bakmayı sevmezler. Ateşse düştüğü yeri yakmaya devam eder. Kırılıp parçalanan ayna sadece bakanı kör eder. Diğerleri için hayat olağan akışında sürer akışta kalmak en büyük hedeftir çünkü. Olup bitene alışmaktır. Belki de alıklaşmaktır! Dostoyevski’yi haklı çıkarır gibi insan her şeye alışır.
Yaralarımıza, travmalarımıza, parçalanan aynamıza alışıyoruz. Bilincimiz de yaralı, umudumuz da. Diğer modern toplumlar gibi “inmeli” bir toplumuz. Durkheim’in tabiriyle anomik toplum. Kabul edelim; yarın başına ne geleceğini bilmeyen, bilse de önlem alamayan, belirsizlik içinde bir toplumuz artık, kaotik ve öngörülemez bir toplum.
Toplumu ayakta tutan yasaların, normların sarsılması, kolonların çatlaması, geleceğin ufkunun kararması, kısacası namusun kaybolması; anominin özeti budur. Yunancasıysa, anomos’tur.
Durkheim değerlerin tepetaklak olduğu ihtilal sonrası Fransa’da toplumu parçalanmaktan koruyacak yasaların peşindeydi. Toplumu inandıracak büyük bir hikâyenin. Bir anlamda yeni bir dinin. Beyaz mitoloji de olsa bir anlatı lazımdı mütereddit topluma. Sosyoloji bunun için vardı. Tanrı öldüğüne ya da öldürüldüğüne göre yeni tanrı neden toplum olmasındı? Yoksa kuzuları kurda kaptırmak işten bile değildi. İlk sosyologlara yapıştırılan “çoban köpeği” yaftası bu yüzdendir. Ziya Gökalp’in “vazife etiği”ne dayalı toplumculuğu da böyledir: Cemiyeti ayakta tutan yasalara uymak ve varlığını cemiyete adamak.
Varlığını cemiyete adama düşüncesi yeni dinin amentüsüdür. Çünkü insanlar inançsız ve idealsiz yaşayamazlar. Nitekim intihara teşebbüs eden genç Gökalp, nedenini soran Abdullah Cevdet’e ibretamiz bir cevap verecektir: Mefkuresizlik.
Ziya Gökalp’i ölümün kıyısına getiren bunalıma bugün “anlam krizi” diyoruz. Pek çoğumuzun farkına varamadığı, gençlerimizi toprağından koparan, onları başıboş nesiller hâlinde yersiz yurtsuz bırakan anlamsızlık. Varlığa, eşyaya ve kendine anlamlı bir yerden bakamamak, hatta hiç bakamamak. Çağımızın en büyük salgını bu; idealden ve idrakten yoksunluk. Gençlerimizin dünyasını kasıp kavuran yangın.
Peter L. Berger’in dediği gibi anlam krizi çoktan bir yaşam krizine dönüşmüş durumda. Sadece dürtüleri öne çıkaran derinlikten yoksun hayat algısı bütün var oluşu tehdit ediyor. Twenge’in betimlediği “ben” ve “internet” neslinin hazin öyküsü ontolojik sürgünlükle tamamlanıyor. Hayata ve varlığa kök salamayan, büyük sorular soramayan gençler günübirlik hazlarda boğulurken sağlam bir kulba sıkıca tutunamıyor.
Durkheim’in anomi dediği şey de zaten tutunamamaktır, tutunacak dalı olmamaktır. Metafizik öksüzlüktür. Toplumsal anarşi ve şizofrenidir, yönlerin silikleşmesi, hiyerarşilerin çökmesidir. Bir de mutlak rölativizm belası vardır ki küresel bir anesteziyle insanı aşağılayan her şeyi meşrulaştırır. Ve bütün bunlar dijital devrimle ve dizginsiz kör bilgiyle yapılır.
Bu yazıyı yirmi yıl önce yazmak kehanete varacak bir önseziydi. Oysa bu tür yazılar yaşanarak yazılıyor artık. Hem de her gün. Öksüz ve ebeveynsiz gençlere bakarak, hüzünle yazılıyor. Okullarda, sokaklarda ve parklarda. Gençlerin kullandığı gerçek dışı dile ve diskura bakarak, “biz buraya nasıl geldik?” sorusunu kahırla sorarak.
Sahi biz buraya nasıl geldik? Bizi çok geç olmadan buradan çıkaracak anlamlı bir hikâyemiz var mı? Toprak ayaklarımızın altından kayıp giderken nereye ve kime tutunacağız? Anlamdan ve amaçtan yoksun bu nesiller kimin eseri? Hangi okullarda okudular? Hocaları kim yahut anne babaları neyle meşgul? Her gün bir kötülük eşiği daha aşılırken, yepyeni cinayetler icat edilirken gençlerimizi bu toprakların hamuruyla nasıl yoğuracağız?
Gerçekten böyle bir derdimiz var mı? Yoksa hep yaptığımız gibi onlara, “Maveraünnehir nereye dökülür?” sorusunu sormaya devam mı edeceğiz? Ya da adlarına “Meçhul Öğrenci Anıtı” dikerek bayramlarda hepsine birden “zarfsız kuşlar” mı göndereceğiz?
Ne dersiniz, bir bilen var mı?


0 Tartışmaları